Sessiz Gemi Şiiri İncelemesi

Sessiz Gemi
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce
alır yol;
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten
elemli,
Biçare gönüller! Ne giden son
gemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile
bekler;
Birçok gidenin her biri memnun ki
yerinden,
Şiirin
Biçim Yönünden İncelenmesi
Şiirin
nazım birimi: Şiir, beyitler halinde
yazılmıştır.
Şiirin
ölçüsü: Şiir, aruz ölçüsünün “ mef
û lü / me fâ i lü / me fâ i lü / fe û lün ” kalıbıyla yazılmıştır.
Şiirin
uyak şeması: “ aa bb cc dd ee ff “ şeklindedir. Bu
tür uyaklar divan edebiyatının “mesnevi” türünde görülür.
Ahenk Unsurları
Uyak ve Redifler
--- zamandan
--- yol
--- elemli
--- gemidir bu
--- bekler
--- yerinden
Şiirin
Dil ve Anlatımı
Şiir sade, akıcı bir
dille yazılmıştır. Şiirde çeşitli sembollerin kullanılması, şairin sembolizm
akımından etkilendiğini gösterir. Özellikle gemi,
ufuk, rıhtım, liman gibi sembollerinin kullanıldığını görürüz. Şair, ölçü
ve uyakları büyük bir ustalıkla kullanmıştır. Şiirin sözleri, adeta gözümüzün
önünde bir tablo oluşturmakta ve kulaklarda hoş bir müzik sesi bırakmaktadır.
Şiirde uyak ve rediflerin dışında bazı seslerin tekrarıyla iç ahenk
sağlanmıştır. Şiirdeki bütün kelimeler ustaca yerli yerinde kullanılmıştır.
Şiirin teması: ölüm (ayrılık)
Şiirin İçerik Yönünden İncelenmesi
Açıklama – Yorum
Şiirde kelimeler
sembolik anlamlarda kullanılmıştır. Şiirde kapalı bir anlatım söz konusu değildir.
Şair, açık bir anlatımla derinlik arasında paralellik kurmayı başarmıştır. Kullanılan
sembollerin anlamı her ne kadar kişiden kişiye değişse de ne anlatılmak
istendiği okuyucu tarafından sezilmektedir.
Artık demir almak günü gelmişse
zamandan,
Daha ilk beyitte okuyan
herkesin gözünde bir gemi ve bir liman canlanıyor. Ancak bu sıradan bir gemi
değildir. Sessiz sıfatıyla bu geminin sıradan bir gemi olmadığı anlaşılıyor. Bu
“sessiz gemi” tabut olarak görünse de aslında “ruhun yolculuğu” olarak düşünülmelidir.
Çünkü tabut somut bir nesnedir ve dünyada kalır. Yolculuğa çıkan ruhtur. Bu
yolculuk da sessizlik içinde yapılır. Gidilecek yer ise “meçhul” yani
bilinmezliktir.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce
alır yol;
Uzak bir yere gidenler
için arkasından mendil ya da el sallamak geleneklerimizde vardır. Ancak bu
gidiş için el ya da mendil sallanmıyor. Bilinmeze yolculuk sessizce devam
ediyor. Türkçede gidenin arkasından “kol
sallamak” diye bir deyim yoktur. Bunu şair de bilmektedir, ancak şiirin
ritim ve ahengini bozmamak için anlamdan fedakârlık yapıyor ve “el sallamak” yerine “kol sallamak” sözünü kullanıyor. Bu
durum bize, şairin ölçü ve uyak konusundaki tutumunu gösteriyor.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten
elemli,
Bu beyitte, rıhtımda
kalanlar hayatta olanları simgeliyor. Hayatta olanlar hiç kuşkusuz üzgündür. Giden
kişi, sevdikleri biridir ve onu özleyeceklerdir. “Siyah ufka bakmak” da
simgesel olarak kullanılmış bir sözdür. Herkes bir gün ölecektir ve bilinmeze
doğru yola çıkacaktır. Ufuk, hayatın sona erişini ve bilinmezliği
simgelemektedir.
Biçare gönüller! Ne giden son
gemidir bu!
Bu beyitte insanın ölüm
karşısındaki çaresizliği anlatılıyor. İnsanın yaşamı boyunca pek çok derdi ve
sıkıntısı olabilir. İnsanlar, gerek sabırla gerek çalışarak gerekse
yakınlarının yardımıyla bu sıkıntılarının üstesinden gelebilir. Ancak ölümün
çaresi yoktur ve her insan bir gün o meçhule giden gemiye binecektir. Bu
umutsuzluk ya da karamsarlık değil hayatın bir gerçeğidir.
Dünyada sevilmiş ve seven nafile
bekler;
Dünyada sevenler
ayrılsa bile içlerinde bir gün kavuşma umudu taşırlar. Ancak ölen sevgililerin
dönme ihtimali yoktur. Buna rağmen sevgililer bir gün kavuşacakları umuduyla
yaşarlar. Burada şair, “bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler” derken
aslında ölen kişilerin dönmeyeceğini herkesin bildiğini, ancak kabullenemediğini
anlatmak istiyor.
Birçok
gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bu beyitte, ölüm
karşısında çaresiz kalan insanlara bir avuntu olması bakımından, ölenlerin daha
güzel bir âleme gittikleri varsayılıyor. Gidenlerin geri dönmemesi güzel bir
nedene bağlanıyor. Aslında şair, gidilen bilinmezin kötü bir yer de olsa dönülemeyeceğini
biliyor. Ancak bunun yerine gidenlerin, gittikleri yerden memnun olduklarını
söyleyerek, kalanların biraz olsun içini ferahlatıyor.
Şair
Hakkında - Yahya Kemal Beyatlı
Hayatı
Yahya Kemal, 2 Aralık
1884’te Üsküp’te dünyaya geldi. Babası Üsküp Belediye Başkanı Nişli İbrahim
Naci Bey, annesi Leskofçalı Galip’in yeğeni Nakiye Hanım’dır.
Asıl adı Ahmet Agâh
olan şairin çocukluk yılları Üsküp’teki Rakofça çiftliğinde geçti.
İlköğrenimini özel Mekteb-i Edep okulunda tamamladı. 1892’de Üsküdar İdadisi’ne
girdi. Bu arada Arapça ve Farsça dersleri aldı. Leskofçalı Galib’in etkisiyle
edebiyata merak sardı. Özellikle Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa’nın “Terkib-i Bend”lerinden çok etkilendi.
1897’de Selanik’e
taşındılar. Bu sırada annesini kaybetti. Bu ölüm şairin hayatında bir dönüm
noktası oldu. Babasının tekrar evlenmesiyle, ailevi sıkıntılar yaşadı. Bu
nedenle Üsküp’e döndü, ancak akrabaları tarafından tekrar babasının yanına
gönderildi. Evlerinde geçimsizlik devam edince 1902’de İstanbul’a gönderildi.
Burada Vefa Lisesi’ne kaydoldu.
Sultan II. Abdülhamit
döneminde muhaliflerin safında yer aldı. Paris’e giderek Jön Türklerin arasına
karıştı. Fransa’da Siyasi Bilgiler okurken Albert Sorrel’in etkisinde kalarak
Türk tarihine yöneldi. Fransa’da dokuz yıl kaldı. Bu süre içersinde Fransız
edebiyatını ve edebiyatçılarını yakından tanıma fırsatı buldu.
1913’te İstanbul’a
döndü. Darülfünun’da tarih ve edebiyat dersleri verdi. Aynı yıllarda gazete ve
dergilere yazılar yazdı. “Milli Mücadele” yıllarında İstanbul’da kalarak işgali
yaşayan Yahya Kemal, Milli Mücadele’yi destekleyen yazılar yazdı.
Cumhuriyetin ilanıyla
yaptığı çalışmalar takdir edilerek Lozan Konferansına basın müşaviri olarak
görevlendirildi. Bu görevinden sonra Atatürk ve İsmet İnönü’nün yakın
çevresinde yer alan aydınlardan biri oldu. Milletvekili ve elçilik görevlerinde
bulundu. 1926 yılında Türkiye’nin Varşova elçiliğine üç yıl sonra da Madrid
elçiliğine atandı. Bu yıllarda “Endülüs’te
Raks” şiirini ve pek çok güzel şiir yazdı.
1932’de Madrid elçiliği
sırasında sağlığıyla ilgili sorunlar başladı. Hastalığına diyabet teşhisi
konarak, yiyip içtiklerine dikkat etmesi, yürüyüş yapması ve zayıflaması
tavsiye edildi. Ancak düzensiz bir yaşantısı olduğu için bunlara dikkat etmedi.
1934’te Yozgat
milletvekili oldu. Daha sonra Tekirdağ ve İstanbul milletvekillikleri yaptı.
İstanbul’da kaldığı süre içersinde İstanbul’u adım adım dolaşarak, İstanbul
üstüne şiirler yazdı.
1934’te soyadı kanunu
çıkınca “Beyatlı” soyadını aldı. 1938’den itibaren pek çok gazete ve dergilerde
şiirleri ve yazıları yayınlandı. 1947’de Pakistan büyükelçiliğine getirildi.
1949’da yaş haddinden emekli oldu. İstanbul’a yerleşince Park Otel’de kalmaya
başladı. Ömrünün sonuna kadar bu otelde kalmaya devam etti. Emekli olduktan
sonra pek çok yeri gezme fırsatı buldu.
Düzensiz bir hayat
süren ve tavsiyelere kulak asmayan şair,1 Kasım 1958 sabahı Cerrahpaşa Tıp
Fakültesi Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.
Edebi
Kişiliği
Yahya Kemal Beyatlı,
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Şiirlerini
aruz ölçüsüyle yazdığı için “Dört Aruzcular” olarak adlandırılan şairlerden
biri olarak tanınmıştır. Diğerleri; Tevfik Fikret, Ahmet Haşim ve Mehmet Akif
Ersoy’dur. Sadece “Ok” isimli şiirini hece ölçüsüyle yazmıştır.
Yahya Kemal, “Agâh
Kemal” takma adıyla ilk şiirlerini yayınladı. Servet-i Fünun şairlerinin
yanında yer aldı. Fransa’da simgeci şairlere yakınlık duydu. Bu durum Türk
şiirine farklı bir açıdan bakmasını sağladı. Türk şiirini ve söz sanatlarını
inceledi. Şiirde ahengin kusursuz olmasını savundu.
Şiirle ilgili görüşleri
de şiirleri kadar yankı uyandırdı. Bu doğrultuda Divan şiiri, Tanzimat şiiri ve
Servet-i Fünun şiirine eleştirilerde bulundu. Batıdan aldığı yüksek beğeni ve
birikimle, Batı’ya özenmeyen yerli şiire yöneldi. Biçimde kusursuzluğa ağırlık
verdi. Dize çalışmasındaki titizliği az ve zor yazıyor izlenimi uyandırdı.
Yaşadığı süre içersinde
hiç kitap yayınlamadı. Bunun yerine şiir ve yazılarını dergilerde yayınlamayı
tercih etti. 1918’de Yeni Mecmua’da yayınlanan şiirleriyle büyük ilgi
uyandırdı. Daha sonra Edebi Mecmua, Şair, Büyük Mecmua, Şair Nedim, Yarın,
İnci, Dergâh gibi dergilerde şiir ve yazıları yayınlandı. Ölümünden sonra
yayınlanan eserleri iki bölüm halinde değerlendirilebilir. “Eski Şiirin Rüzgârıyla” ve “Kendi Gök Kubbemiz” eserleri şairin
başyapıtlarıdır. “Eski Şiirin Rüzgârıyla”
adlı eserinde, günlük yaşamın pırıltısını gözden çıkardığı, aşırı inceliklere
ve sözcüklerle resim yapma sanatına yöneldiği görülür. “Kendi Gök Kubbemiz” adlı eserinde ise bir “aşk” ve “İstanbul” şairi
kimliğine bürünür. Diğer yandan da dindar ve milliyetçi bir görünüm kazanır.
Eserleri
Kendi Gök Kubbemiz (1961)
Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962)
Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş (1963)
Bitmemiş Şiirler (1976)
Düzyazıları
Aziz İstanbul (1964)
Eğil Dağlar (1966)
Siyasi Hikâyeler (1968)
Siyasi ve edebi Portreler (1968)
Edebiyata Dair (1971)
Çocukluğum ve Gençliğim Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973)
Tarih Musahabeleri (1975)
Mektuplar Makaleler (1977)
Genel Değerlendirme
Sembolizmin etkisiyle yazılan şiir, her okuyan için farklı anlamlar ifade edebilir. Ancak ölüm herkesin başında olduğu için, herkesin kendinden bir şeyler bulacağı ve etkileneceği bir şiirdir. Bu nedenledir ki şiir, yazıldığı dönemden itibaren günümüze kadar eskimeden gelebilmiş nadir şiirlerden biridir. Şiiri ölümsüz kılan, şiirin teması ve işleniş biçimidir.