Uçun Kuşlar Şiiri İncelemesi
Uçun kuşlar, uçun doğduğum yere;
O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Orda geçti, benim güzel günlerim;
Uçun kuşlar, uçun burada vefâ yok;
Hey Rızâ, kederin başından aşkın,
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Şiirin
Biçim Yönünden İncelenmesi
Nazım
biçimi: koşmadır.
Nazım
birimi: dörtlüktür.
Ölçüsü:
6+5
duraklı, 11’li hece ölçüsüdür.
Uyak
şeması: “abab / cccb / dddb / eeeb / fffb” biçimindedir.
Şiirin
Ahenk Unsurları
Uyak
ve Redifler
---yere
---günlerim
---başından aşkın
Şiirdeki
Diğer Ahenk Unsurları
Şiirde ahenk; uyak ve
rediflerin dışında, aliterasyon (ç, r, m), asonans (e, a) ve kelime
tekrarlarıyla (uçun … uçun, daima …
daima, öyle … öyle) sağlanmıştır. Ayrıca “vardır” kelimesi şiirde her dörtlüğün sonunda tekrar edilerek hem
ahenk güçlendirilmiş hem de anlam bütünlüğü sağlanmıştır.
Şiirin İçerik Yönünden İncelenmesi
Açıklama
– Yorum
Şairin dizelerinden
memleketinden uzakta olduğu ve memleket hasreti çektiği anlaşılmaktadır.
Uçun kuşlar, uçun doğduğum yere;
Kuşlar, özgürlüğün
simgesidir. Aynı zamanda da eskiden haberleşme aracı olarak kullanılırdı. Şair,
kuşlara bakarak memleketinin doğal güzelliklerini anımsıyor. Dağlarındaki
çiçekler, ormanlarındaki dereler gözlerinin önüne geliyor. Dikenler içindeki
sarı gül ise ayrılığı ifade ediyor.
O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Şiirin bu dörtlüğünde
karamsarlık havası vardır. Şair, doğaya insan özellikleri vererek akarsuyun
yorgun, mehtabının solgun ve mahzun, dağların ise yaslı olabileceğini
düşünüyor. Şair, memleketinde sıkıntılı günlerin yaşandığını ifade etmeye
çalışıyor. Ancak “bilmem” diyerek memleketinden uzun süredir haber alamadığını
ifade ediyor. Aslında bu dizeler, şairin memleketinden ayrı olduğu için
yaşadığı iç sıkıntısının bir yansımasıdır.
Orda geçti, benim güzel günlerim;
Şair, önceki
dörtlüklerde anlattığı memleketinin doğasından kendi anılarına geçiyor.
Hayatındaki en güzel günlerin memleketinde geçtiğini, o günleri anmanın
kendisine daha da acı verdiğini söylüyor. Şair, içinde bir bülbül olduğunu
belirtiyor. Divan edebiyatında bülbül şairi, gül ise sevgiliyi temsil
etmektedir. Burada bülbülden söz etmesi; hem şairlik yönünü hem de ayrılığın
verdiği acıyı vurgulaması bakımından anlamlıdır.
Uçun kuşlar, uçun burada vefâ yok;
Şair, yaşadığı yerden
hoşnut değildir. Memleketindeki güzellikleri özlemektedir. Yaşadığı yerde
insanlar vefasızdır, doğal güzellikler yok edilmiştir. Feryadına karşılık
alamadığını söyleyerek de yalnızlığını dile getirmektedir. Yaşadığı yeri yangın
yerine benzetmektedir. Bu da şairin ne kadar yalnız ve sıkıntılı olduğunun
göstergesidir.
Hey Rızâ, kederin başından aşkın,
Şair, halk şiiri
geleneğine uygun olarak son dörtlükte kendi adını belirtiyor. İçindeki acı ve
memleket sevgisinin ne kadar derin olduğunu derya kelimesiyle dile getiriyor.
Memleket aşkının ve özleminin her zaman gönlünde olacağını “daima çalkanır bir gönül vardır” sözüyle
vurguluyor.
Şiirin teması: memleket özlemidir.
Şiirdeki
Edebi Sanatlar
“Uçun
kuşlar, uçun doğduğum yere;
“Dikenler içinde sarı gül vardır” dizesinde gül-diken arasında tezat sanatı vardır.
“O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Yüce dağ başında siyâh tül vardır.”
dizelerinde “yorgun, hasta, solgun, mahzun”
kelimeleri arasında tenasüp
(uygunluk) sanatı vardır. Aynı dizelerde “çay,
mehtab, dağ” kelimelerine insan özellikleri verildiği için teşhis (kişileştirme) sanatı vardır.
“Yaslı gelin gibi mahzûn” sözünde teşbih (benzetme) sanatı vardır.
“siyah tül” kelimesinde istiare
sanatı vardır.
“yangın yeri” gurbet anlamında kullanılmıştır, istiare sanatı vardır.
“soğuk kül” kelimesinde
istiare sanatı vardır.
“Hey Rıza” ifadesinde nida
(seslenme) sanatı var.
“Sende
-deryâ gibi- daima taşkın,
Dâimâ çalkanır bir gönül vardır.” dizelerinde
teşbih (benzetme) sanatı var.
Dil
ve Anlatım
Halk şiiri geleneğine bağlı kalınarak yazılan şiirde açık, yalın, sade ve akıcı bir dil kullanılmıştır.
Şiirde geçen “mor sünbül, yaslı gelin, yüce dağ başı, yangın yeri” gibi halk söyleyişlerinin yanında; “gül, bülbül, diken, mehtap, destan-ı ömür, aks-i seda” gibi divan şiiri geleneğine uygun söyleyişler de vardır.
Şair
Hakkında - Rıza Tevfik Bölükbaşı
Hayatı
Rıza Tevfik, 7 Ocak
1869’da Edirne’ye bağlı Cisr-i Mustafapaşa kasabasında doğdu. Babası Hoca Mehmet
Efendi, annesi Münire Hanım’dır.
İlköğrenimine dört
buçuk yaşındayken başladı. Kaymakamlık görevinden ayrılarak İstanbul’a gelen
babasının Türkçe öğretmenliği yaptığı Sion Mektebinde öğrenimine devam etti. Bu
okulda Fransızca ve İbraniceyi öğrendi. Beylerbeyi ve Davutpaşa rüştiyelerine devam
ettiyse de babasının İzmit’e tayininin çıkması nedeniyle öğrenimini yarım
bıraktı. İzmit’te sıtmadan annesini kaybetti. İstanbul’a geri döndüler. Babası
Nergis Eda isimli bir kadınla evlendi. Bir süre sonra babasının Gelibolu’ya
tayini çıktı. Gelibolu’da rüştiyeye devam etti ve buradan mezun oldu.
1866 yılında İstanbul’a
dönerek Galatasaray Sultanisine yatılı olarak kayıt oldu. İki yıl üst üste
sınıfta kalınca Gelibolu’ya dönmek zorunda kaldı. Bir yıl sonra babası
İstanbul’a getirerek Mülkiye Mektebine kaydettirdi. 1890 yılında öğrencilerin
isyan hareketine katılınca okuldan atıldı. Aynı yıl babasını kaybetti. Bunun
üzerine Mülki Tıbbiyenin sınavlarına girdi ve kazandı. Öğrencilere konferans
vermesi nedeniyle hapse atıldı. Bir süre sonra serbest bırakıldı.
Rıza Tevfik, Zeki
Paşa’nın yardımıyla Tıbbiye’ye yeniden kabul edildi. Akrabaları, hayatının
düzene girmesi için onu, Darülmuallimat Müdiresi Ayşe Sıdıka Hanım’la evlendirdi.
1899 yılında Mülki Tıbbiyeden mezun oldu. Ancak adının birçok olaya karışması nedeniyle
diploması verilmediği gibi İstanbul dışına çıkması da yasaklandı.
Bir süre görev
verilmeyen Rıza Tevfik, Cenap Şahabettin’in tavsiyesi üzerine Karantina
İdaresinde doktor olarak göreve başladı. Daha sonra İstanbul Gümrüğündeki
Ecza-yı Tıbbiyeye müfettiş olarak atandı. Buradaki görevi 1908 yılına kadar
devam etti.
1907 yılında gizli
faaliyet gösteren İttihat ve Terakki Cemiyetine girdi. II. Meşrutiyetin ilan
edildiği 1908 yılında İstanbul halkına yaptığı meşrutiyeti övücü nitelikteki
konuşmasıyla dikkatleri üzerine çekti. Aynı yıl Edirne’den milletvekili
seçilerek Millet Meclisine girdi. İttihat ve Terakki Partisinin izlediği
politikayı beğenmeyerek onlara karşı muhalefete başladı. Parti içindeki diğer
muhaliflerin 1912 yılında Hürriyet ve İtilaf Fırkasını kurması üzerine onlara
katıldı. Meclisin dağılmasından sonra bir yıl boşta kaldı. Balkan Savaşı
sonrasında Karantina Meclisine üye oldu. Aynı yıllarda Darülfünunda felsefe
dersleri de verdi.
Rıza Tevfik, 1918’de
Hürriyet ve İtilaf Fırkası iktidar olunca Maarif Nazırı (Milli Eğitim
Bakanlığı) oldu. 1919 ve 1920 yıllarında iki kere Şura-yı Devlet (Danıştay)
Başkanlığına atandı. 1920’de Sevr Antlaşmasını imzalayan heyette bulundu.
Başlangıcından itibaren
Milli Mücadeleye karşı olduğu için Kurtuluş Savaşının zaferle sonuçlanması
üzerine 1922’de ülkeyi terk etti. Önce Kahire’de sonra Amman’da bir süre de
Newyork’ta bulundu. 1934 yılında emekli oluncaya kadar Amman’da çalıştı. Emekli
olunca Lübnan’a yerleşti. Af kanunu çıkınca İstanbul’a döndü. 30 Aralık 1949’da
hayata gözlerini yumdu.
Edebi
Kişiliği
Rıza Tevfik, çok yönlü
bir kişiliğe sahiptir, fakat daha çok şiirleriyle tanınır. İlköğrenime
başladığı yıllarda Fransızca ve İbraniceyi öğrenen şair, kendi gayretleriyle İngilizce, İspanyolca,
Farsça ve Rumcayı öğrendi. Sürgün yıllarında Arapçasını geliştirdi.
Küçük yaşlardan
itibaren edebiyata yakınlık duyan şair, öğrencilik yıllarında başlayan felsefe
merakı ömür boyu sürmüş, bir yandan siyasetle uğraşırken diğer taraftan
doktorluk yapmıştır.
İlk şiirlerini Tevfik
Fikret ve Abdülhakhamid’in etkisinde yazan şair, Servetifünun topluluğuna
yaklaşmış, ancak belirli bir akıma bağlanmamıştır. Aruzla yazdığı ilk şiirleri,
aynı yıllarda yazdığı dil, edebiyat, felsefe ve estetikle ilgili yazıları
“Mektep”, “Maarif”, “Hazme-i Fünun”, “Resimli Gazete” ve “Çocuk Bahçesi” gibi
dergilerde yayınlandı. Bu dönem şiirlerinde genellikle felsefi konuları; “ölüm,
varlık, Tanrı” gibi kavramları karamsar bir ruh haliyle işledi.
Rıza Tevfik, 1905
yılından itibaren Mehmet Emin’in öncülüğünü yaptığı milli edebiyat akımına
bağlı kaldı. Bu dönemde hece ölçüsü ve sade bir dille yazdığı şiirler edebi
çevrelerce beğeni topladı. Bunlar şekil bakımından koşma ve divan tarzındaki
şiirlere benzemekle birlikte Batı şiirinin de özelliklerini taşımaktaydı.
Şairin ünlenmesinde payı olan tamamıyla halk şiiri tarzında kaleme aldığı
şiirlerinin sayısı fazla değildir. Ayrıca Bektaşi tekkesine bağlı olan şair, bu
alanda da şiirler yazmıştır.
Rıza Tevfik’e felsefeye
olan ilgisinden dolayı kendisine “filozof” da denirdi. Batılı filozofların
özellikle de H. Spencer ve Holtzendorf’un etkisinde kalarak bireyci felsefe
görüşünü benimsemiştir. Türk okullarında lise seviyesinde felsefe dersleri
verilmesinde öncülük yapmıştır. Şair, felsefi konularda da şiirler yazmıştır.
Şiir ve yazıları
“İçtihat”, “Ati”, “Muhibban”, “Edebiyat-ı Umimiye Mecmuası”, “Türk Yurdu”,
“Peyam-ı Edebi”, “Düşünce” ve “Bilgi” gibi değişik dergi ve gazetelerde
yayınlanmıştır.
Eserleri
Genel Değerlendirme
Memleket özleminin ağır bastığı şiirde, doğal güzellikler akıcı bir dille tasvir edilmiş, çocukluk anıları özlemle dile getirilmiştir.
