Makber Şiiri İncelemesi
Makber
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
Abdülhak Hamit Tarhan
Günümüz
Türkçesiyle
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
Şiir
Hakkında
Şair, genç yaşta
veremden ölen eşinin ardından yazdığı şiirinde ölüm karşısında duyduğu
şaşkınlık, acı, özlem gibi duygularının yanında ölümle ilgili görüş ve
düşüncelerini de dile getirmektedir.
Makber, 295 bent, 2360
mısradan oluşmaktadır. Ölüm konusunda o döneme kadar yazılan en uzun şiirdir.
Şiirin
Biçim Yönünden İncelenmesi
Nazım
şekli: Serbest nazımdır. Şiir, biçim özellikleri bakımından
pek çok türe (mersiye, mesnevi, terkib-i bend vb.) benzetilmekle birlikte,
hepsinden farklı özelliklere sahiptir.
Nazım
birimi: Benttir. Şiir, beyit esasına göre yazılmakla
birlikte sekizer mısralık bentlerden oluşmuştur.
Uyak
düzeni: Her bendin birinci, ikinci, beşinci, altıncı ve
sekizinci mısraları kendi aralarında; üçüncü ve dördüncü mısralar da kendi
aralarında uyaklı; yedinci mısra serbesttir.
Şöyle ki; her bent “ aa
/ bb / aa / ca” biçiminde sıralanmaktadır.
Ölçüsü:
Şiir,
aruz ölçüsünün “mef’û lü / me fâ i lün / fe û lün” kalıbıyla yazılmıştır.
Ahenk
Unsurları (Uyak ve Redifler)
1
“kaldı” redif; “-âr” zengin uyak (-â’lar iki ses değerindedir)
2
“-yı” redif; “-â” tam uyak
3
“-im” redif; “-âl” zengin uyak
4
“et” redif; “-âm” zengin uyak
5
“et” redif; “-ân” zengin uyak
6
“gitti” redif; “-âre” zengin uyak
7
“içinde” redif; “-âb” zengin uyak
8
“-ın bu” redif; “-ık” tam uyak
9
“şi’rim” redif; “-âb” zengin uyak
10
“gitti” redif; “-âh” zengin uyak
11
“sensin” redif; “-âr” zengin uyak
12
“-sin” redif; “-in” tam uyak
Şiirdeki
Diğer Ahenk Unsurları
Şiirdeki asonansların büyük
bir kısmı “â” sesinin kullanılmasıyla sağlanmıştır. Bentler incelendiğinde
şiirde bulunan zengin uyakların büyük bir kısmının “â” sesini barındırması (-âyı, -âl, -âra, -ân, -âre, -âb, -âh vb.)
dışında dizelerin başlarında ya da ortalarındaki kelimeler içinde de “â”
sesinin kullanıldığını görüyoruz.
Şiirin ahengini
sağlayan kelime tekrarlarına da sıkça rastlamaktayız. Bunlardan bazıları redif
olarak karşımıza çıkar. “Kaldı, bu,
gitti, et, eyle, olsun, sensin” vb. ancak bu kelimelerden en çok “gitti” kelimesi tekrarlanıyor. Bu
kelimenin çok tekrar edilmesi sadece ahenkle değil içerikle de ilgilidir.
Şiirin
teması: Ölüm (ölüm karşısın duyulan acı ve çaresizlik)
Şiirin Anlam Yönünden İncelenmesi
Açıklama – Yorum
Abdülhak Hamid’in
Makber adlı eseri “Mukaddime” den sonra başlar. Mukaddime (önsöz) Abdülhak
Hamid’in şiir anlayışını da yansıtması bakımından bir belge niteliği taşır.
“En
güzel, en büyük, en doğru şiir, hakîkat-ı müdhîşenin (ürpertici gerçek) tazyiki
(basıncı) altında hiçbir şey söylememektir. Makber ise hitabet ediyor.
İnsan,
bazı kere, hatırına gelen bir hayali tanıyamaz, o kadar güzeldir. Zihninde uçan
bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o
kadar derindir. Bu acz ile bir feryad koparır, yahud pek karanlık bir şey
söyler, yahud hiçbir şey söyleyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer.
Bunlar şiirdir.”
Şiir, “Mukaddime”den
sonra “Eyvah!.. ne yer ne yâr kaldı”
dizesiyle başlar ve 295 bent, 2360 mısra olarak devam eder.
Seçilen 12 bendin açıklaması
1
Eyvah!
Ne yer ne sevgili kaldı,
Şair, bu bentte eşinin ölümünden
doğan boşluğu ve üzüntüyü dile getirmektedir. Şiirin ilk sözü “eyvâh” kelimesinde nida sanatı vardır.
Abdülhak Hamit, “tezat
sanatı” yapmayı sever. Bu sanatta kelime ve kavramlar zıt anlamlılarıyla
birlikte kullanılır. Makber’de bunun örneklerine çokça rastlıyoruz. Bu bentte
tezat oluşturan pek çok kelime görülür: “Gitti
ebede, gelip ezelden / Ben gittim o hâk-sâr kaldı” dizelerinde “gitme-gelme-kalma” kelimeleri arasında
tezat vardır. Şair, bu tezatları duygu ve düşüncelerini ifade etmek amacıyla
kullanıyor. Şaire göre ölen eşi ezelden gelip ebede gitmiştir. Bu kelimeler kâinatın
başlangıcı ile sonunu ifade eder. Zamanın iki zıt yönünü ifade eden bu kelimeler
arasında da tezat sanatı vardır. Ezelden ebede gitmek anlam olarak da ruhun
ölümsüzlüğüne işaret etmektedir. Ruh başka bir âleme göç ederken beden dünyada
kalmaktadır.
Şairin eşi veremdi. İstanbul’a
dönerlerken Beyrut’ta öldü. Şair, eşini toprağa verdikten sonra İstanbul’a
döndü. “Ben gittim o hâk-sâr kaldı”
dizesi bu zıt durumun ifadesidir. Burada şair, sevilen bir insandan ayrılışı,
ölen insanla hayatta kalan insan arasındaki tezadı belirtiyor.
Şair, ölümden duyduğu
şaşkınlığını “Şimdi buradaydı gitti elden”
dizesiyle dile getiriyor. Burada da tezat sanatını kullanarak nasıl bir boşluk
içine düştüğünü vurguluyor. Bu boşluktan geriye kalan acı ve üzüntü, şairin
gönlünü doldurmaktadır.
Bu bentte kısaca şair,
feryat ve ıstırap içinde sevgili eşinin öldüğünü ve mezarının da o zaman
vilayetimiz olan Beyrut’ta bulunduğunu belirtiyor.
2
O
gönül çalanı nerde arayım?
Şair bir taraftan
sevgiliyle geçirdiği güzel günleri anarken diğer taraftan da onu kaybetmenin
acı ve üzüntüsüyle derin bir ıstırap duymaktadır. Ölüm gerçeğini kabullenmede
zorluk çeken şair, Rabbine sorular sorarak ölümün gerçek anlamını öğrenmeye
çalışıyor.
Şair, “Nerde arayım o dil-rübâyı” dizesinde
bildiği şeyi bilmezlikten geliyor. Böylece “tecahül-i arif” (bilip de
bilmezlikten gelme) sanatı yapıyor. Bu anlatım şairin girdiği bunalım ve
şaşkınlık nedeniyle sürekli sorular sormasından kaynaklanıyor. Bendin
1.2.3.4.7.8. dizelerde istifham (soru sorma) sanatı vardır. 7. dizede mübalağa,
tezat ve mecaz sanatları vardır. Şair, “Sığsın
mı hayale bu gerçek?” diyerek hem duyduğu acıyı abartıyor, hem “gerçek” ve “hayal”
kelimelerini bir arada kullanarak tezat yapıyor. “Hakikat” kelimesini ise mecaz
olarak “ölüm” anlamında kullanılıyor.
3
Nasıl
süratle değişti halim?
İnsan aklı pek çok şeyi
anlar ve kavrar ancak kavrayamayacağı şeyler de vardır. Aklın yetersiz kaldığı
yerde inanç devreye girer. İnancı zayıf olanlar tereddüt ve şüpheye düşerler.
Ölüm gerçekten de insanı sarsan bir gerçektir. Şairin mezara baktıkça sevgiliyi
görmesi ona olan özleminden kaynaklanmaktadır. Bu duygu insanı sarsan ve alt
üst eden bir darbedir. Şairin acısı o kadar derindir ki ölümü düşünmeye başlar.
Bendin ilk ve son dizelerinde istifham sanatı vardır.
4
Çık
Fatma mezarından doğrul,
Şair, bu bentte
ıstırabının dinmesi ve aklındaki soruların cevaplanması için ölen sevgilisine
sesleniyor. Onun tekrar görünmesini, kendisine gülümsemesini ve acılarına çare
olmasını istiyor. Şair, eşinin ölümüne inanmak istemiyor. Onu yaşayan haliyle
hayal ediyor. Ölümün sırrını anlamaya çalışıyor.
Birinci dizede
“tecahül-i arif” sanatı var. Şair sevgilinin mezardan çıkması isteğini güzel
bir nedene bağlıyor. Geçmişte yaşadıkları güzel günlere dönmek istiyor. Bunun
imkânsız olduğunu biliyor. Bu yüzden onu hiç olmazsa anılarındaki haliyle,
hayalinde yaşatmak istiyor.
5
Ya
Rab! Bana bir melek göster,
Şair, bu bentte Rabbine
seslenerek imtihan isteğinde bulunuyor. Şair, bazı şeyleri anlayamıyor ve
sorularına cevap arıyor. Sevgilinin dirilip yerden bir kutsal ışık olarak
görünmesini istiyor. Bu sayede bazı soruları cevap bulacaktır.
İnsan ölecekse neden
doğar? Öldükten sonra bizi bekleyen nedir? İnsan aklı ölümün sırrını neden çözemiyor?
Şair, tüm bu sorulara cevap bulamadığı için Rabbine “ya fikrimi onun ruhuna
ulaştır ya da ruhumu onun yanına yolla” diyerek bu derin acının bitmesini
diliyor.
Üçüncü dizede “mah”
(ay) sevgili anlamında kullanılmıştır. Açık istiare sanatı vardır.
6
Dert
yerleştikçe yerleşti, çare gitti,
Şair,
bu bentte eşinin hastalığını kastederek “Derd
oldu mukîm, çâre gitti” demektedir. O devirde verem çaresi olmayan bir
hastalıktı. Şair, buna işaret ediyor. Şair için vatan eşinin yanıdır. Eşinin
çok uzaklarda olduğunu düşünen şair, kendini de gurbette hissetmektedir. Burada
vatan ve gurbet kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.
Sevgilisini ay
parçasına benzeten şair, onun gidişiyle karanlıkta kaldığını söylüyor. Geride
sadece bir iz, anılar kalmıştır. Son dizede de şair, sevgilisini kayan bir
yıldıza benzetiyor. Yaygın inanışa göre gökte bir yıldız kaydı mı biri ölmüş
demektir. Şair, bu yaygın inanıştan esinlenerek sevgilisi için “bir yıldız gibi kayıp gitti”
demektedir. Ay ve yıldız karanlıktaki ışık kaynaklarıdır. Şair, sevgilisini
bunlara benzeterek açık istiare sanatı yapmaktadır. Sevgilinin yüzü karanlığa
benzetiliyor, ancak buradaki karanlık “gizemli” anlamında kullanılıyor.
7
Onun
toprak içinde yüzünü gördüm,
Bu bentte, insanın ölüm
karşısındaki çaresizliğini görmekteyiz. Her dize ölüm karşısında çaresiz
birinin söyleyeceği sözlerden oluşmaktadır. Bir gün herkes ölecektir. Ancak
ölümün sırrını bilen yoktur. Şair, bu dizelerde ölümün bir yok oluş mu, yoksa
yokluktan varoluş mu olduğunu sorguluyor. Bunu yaparken de tezatlardan ve
istifham sanatından yararlanıyor. Beşinci dizede istifham, yedinci dizede tezat
sanatları var.
8
Bu
mezar, dakikaların sonudur,
Bu bentte, ölüm
gerçeğinin insan için anlaşılmaz bir son olduğunu ve ölümün düşündürdüklerini
görüyoruz. Ölüm, anlaşılması güç, Yaradan’ın garip bir sırrıdır. Yaradan, neden
insanları hem var hem yok ediyor? Bu gerçeklerin en müthişi olmakla birlikte
anlaşılması güç bir durumdur. Bir bakıyorsunuz ilahi bir ışık gibi parlayan
biri, bir yığın toprağa dönüşüyor. Bu gerçeklerin en müthişidir. O gerçek
anlaşılmaz ama insana uygun görülen de budur.
Bazı gerçekler vardır
ki akıl ve bilimle çözülemez. O zaman devreye inançlar girer. İnanan için bir
şeyi anlamak önemli değildir. Esas olan onun varlığını kabul etmektir. İnanmak,
insandaki şüphelerin giderek sükûnete ermesi demektir. Dünyaya geldiği günden
itibaren insan ölüm gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Buna rağmen ölüm insanlar
için bir sır olarak kalmaya devam eder. Ölmeden ölümün ne olduğu anlaşılamaz.
Mezar, yüksek tepeye;
sevgili, ışığa; ölüm de uykuya benzetilmiştir.
9
Benim
harap şiirim seninle yenilendi,
Şairin bu bendi, ölen
eşine ait anılarına ayırdığını görüyoruz. Onunla şiir üzerindeki anıları
canlanıyor. Şiirlerinin onunla anlam kazandığını belirtiyor.
Bir şair en çok kendi
şiirlerine değer verir. Kendi şiirleri onun en değerli varlığıdır. Sevgili,
şair için bir ilham kaynağıdır. Onun sayesinde şiirlerinin bir anlamı vardır. Şair,
sevgiliyi kaybettikten sonra bu şiirlerin de şairliğinin de hiçbir anlam ve
öneminin olmadığını vurguluyor.
10
Gitti
gözümün önünden, ah gitti…
Şair, bu bentte eşinin
sebepsiz ve günahsız öldüğünü söyledikten sonra onun ne kadar eşiz bir insan
olduğunu belirtiyor. Aslında her insan eşsiz özelliklere sahip olarak dünyaya
gelir. Ancak şair için eşinin hayatındaki yeri bambaşkadır. Şaire göre onun
yerini kimse dolduramaz. Böylesine özel bir kişinin aylarca eriyip gitmesini ve
ölmesini şair kabullenemiyor. Sevgilinin yokluğu onda bir boşluk ve yalnızlık
duygusu uyandırıyor. Şair bu dizelerde Allah’a seslenerek hem sitemde bulunuyor
hem de ona sığınıyor.
Yedinci dizede
“karanlık” kavramı farklı yorumlara neden olmaktadır. Ancak şairin daha önce çok
sevdiği eşinin yüzü için de aynı ifadeyi kullandığını görüyoruz. Bu açıdan
baktığımızda şairin “karanlık” kavramını “bilinmezlik” veya “gizem” anlamında
kullandığını söyleyebiliriz.
Şair, sevgilisini “mah”
(ay) ve “nurum” (ışık) olarak anıyor. Açık istiare vardır. “ey İlah” sözünde
nida sanatı vardır. “nur-karanlık” kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.
11
Ey
sevgili, şu ilkbahar sensin.
Doğadaki her olay şaire
sevgilisini hatırlatıyor. İlkbahar, deniz, rüzgâr, ağaçlar kısaca her şey ona sevgilisini
hatırlatmaktadır. Şair, onu düşününce ağlar, ağladığı zaman onun ağladığını
sanır. Türbesini görünce öldüğünü, türbedarının da sevgilisi olduğunu sanır.
Şair burada, kelime oyunları yaparak aslında sevgilisiyle bir bütün olduğunu belirtiyor.
Sevgili her zaman onun hayallerinde ve anılarında yaşamaya devam edecektir.
12
Aşağılar,
gökleri yer edinsin (yer gök birbirine girsin)
Şair, sevgilisini
kaybetmenin acısıyla öylesine kendinden geçmiştir ki artık tüm evren, yer gök,
bütün gezegenler birbirine girse yeridir. Öylesine derin bir ıstırap içindedir.
Sevgilinin ölümü onu öylesine sarsmıştır ki kıyamet kopsa bu kadar
etkilenmeyecektir. Şair, başına gelebilecek en büyük felaketi yaşadığını
düşünerek, artık bu derin sessizliğin dinmesini istiyor.
Şair bu bentte mübalağa
sanatı yapıyor. Ayrıca tezat sanatından da yararlanıyor. “Bin kıyamet, bin zelzele, çarpıp küreler kırılsın insin, yağsın nesi
varsa kâinatın” sözlerinde mübalağa sanatı var. “Sâfil-semavât”, “velvele-sükût”
kelimeleri arasında tezat sanatı var.
Şair
Hakkında - Abdülhak Hamit Tarhan
Hayatı
Abdülhak Hamit Tarhan,
2 Ocak 1852’de İstanbul’da dünyaya geldi. Tarihçi Hayrullah Efendi ile Münteha
Hanım’ın oğludur. Bir yandan mahalle mektebi ve rüştiyeye giderken bir yandan
da özel dersler aldı.
1862’de on yaşındayken
ağabeyi Nasuhi Bey’le birlikte önce Napoli ve Roma’ya daha sonra da Paris’e
gitti. Paris’te babasının yanında bir süre okuduktan sonra 1864’te İstanbul’a
döndü.
Küçük yaşta Bab-ı Ali
Tercüme Odası’nda çalıştı. Bir yıl sonra Tahran Büyükelçiliğine atanan
babasıyla birlikte İran’a gitti. Orada Farsça öğrendi. 1867’de babasının ölümü
üzerine İstanbul’a dönerek Maliye Mühimme Kalemi ve Şura-yı Devlet Kaleminde
memurluk yaptı.
1871yılında Fatma
Hanım’la evlendi. 1883 yılında Bombay konsolosluğuna atandı. İstanbul’a
dönerken uğradıkları Beyrut’ta eşi Fatma Hanım kaybetti. Hamit, bu beklenmedik
ölümün sarsıntısıyla kırk gün içersinde “Makber”i
yazdı.
1886 yılında Londra
Büyükelçiliği kâtipliğine atandı. 1890 yılında Nelly Hanım’la evlendi. 1895
yılında Lahey’e elçi olarak atandı. Burada iki yıl kaldıktan sonra yeniden
Londra’ya elçilik müsteşarı olarak döndü. Nelly Hanım’ın ölümü üzerine
İstanbul’da Cemile Hanım’la yirmi gün süren bir evlilik yaşadı. Aynı yıl
Belçika’da Lucienne Hanım’la evlendi.
1914 yılında Meclis-i
Ayan üyeliğine atandı. Osmanlı Devletinin, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi
üzerine Viyana’ya gitti. Mütareke yıllarını büyük sıkıntılar içinde geçirdi.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 1922 yılının sonlarına doğru İstanbul’a döndü.
Cumhuriyetin
kurulmasından sonra kendisine hükümet tarafından maaş bağlandı. Maçka Palas’ta
bir ev verildi. 1928’de İstanbul milletvekili oldu. 12 Nisan 1937’de
İstanbul’da hayata gözlerini yumdu.
Edebi
Kişiliği
Yaşadığı dönemde
“şair-i azam” olarak adlandırılan Abdülhak Hamit, kendinden önceki Tanzimat
dönemi sanatçılarının getirdikleri yenilikleri ve görüşleri çok daha ilerilere
götürdü.
Türk şiirinin hem
içerik hem de biçim açısından büyük yeniliklere açılmasını hazırlayan şair
olarak kendinden sonra gelenler tarafından “üstat” olarak kabul edildi. Batı
şiirinde gördüğü her yeniliği Türk şiirine getiren şair, divan şiiri nazım
biçimlerini kullanmadı.
Şiirlerinde bazen
anlaşılır, bazen de ağır bir dil kullandı. Genellikle aruz ölçüsü kullanan şair,
bazı şiir ve tiyatrolarını hece ölçüsüyle yazdı.
Şiirlerinde tezat ve
şaşırtmacaya yer verdi. Lirik, epik ve felsefi anlayışla şiirler yazdı. Türk
edebiyatında ilk pastoral şiir örneği olan “Sahra”
onun eseridir. Romantizm akımından etkilenen şair, şiir ve tiyatro eserleriyle
tanındı. Ölen karısı için yazdığı “Makber”
onun en tanınmış eseridir.
“Sanat için sanat” görüşünü benimseyen şair,
bireysel konulara yöneldi. En çok işlediği konular; ölüm, doğa, aşk, umut,
yokluk ve insanlıktır.
Tiyatroları sahne
tekniği açısından uygun olmadığı için okunmak için yazılmış izlenimi uyandırır.
Tiyatrolarının konularını çoğunlukla tarihten alan Hamit, eserlerinin bazılarını
manzum, bazılarını nesir, bazılarını da nazım-nesir karışık yazdı.
Eserleri
Sahra (1879)
Makber (1885)
Ölü (1885)
Hacle (1885)
Belde (1885)
Bunlar Odur (1885)
Bâlâdan Bir Ses (1912)
Garâm (1923)
İlhâm (1913)
Vâlidem (1913)
İlhâm-ı Vatan (1916)
Yabancı Dostlar (1924)
Tiyatroları
Macerâ-yı Aşk (1873, mensur piyes)
Sabr u Sebat (1875, mensur piyes)
İçli Kız (1875, mensur piyes)
Duhter-i Hindu (1876, mensur piyes)
Nazife (1876, manzum piyes)
Nesteren (1878, manzum piyes)
Tarık yahut Endülüs Fethi (1879, manzum piyes)
Tezer (1880, manzum piyes)
Eşber (1880, manzum piyes)
Kahbe yahut Bir Sefilenin Hasbihâli (1887, manzum piyes)
Liberte (1913, manzum piyes, tefrika)
Turhan (1916, manzum piyes)
İbn-i Musâ yahut Zâtü’l Cemâl (1917, manzum piyes)
Abdullah-us-Sâgir (1917, manzum piyes)
Sardanapal (1917, manzum piyes)
Yâdigâr-ı Harp (1917, manzum-mensur piyes)
Cunûn-ı Aşk yahut Mihrâce (1917, manzum piyes)
Tayflar Geçidi (1917, manzum piyes)
Zeyneb (1918, manzum piyes)
Finten (1918, manzum piyes)
Ruhlar (1922, manzum piyes)
Arziler (1925, manzum piyes)
Hâkan (1935, manzum piyes)
Genel
Değerlendirme
Makber, Türk şiirinde yeni bir dönemin başlangıcıdır. Tanzimat Dönemi Edebiyatı’nın diğer eserlerine göre farklı bir içerik ve şekille öne çıkan önemli şiirlerden biridir. Şiir, hem içerik hem de biçim bakımından yeniliklerle doludur.
Abdülhak Hamid, bu
şiirinde ölüm karşısında duyduğu şaşkınlığı, karmaşık duyguları ve iç
dünyasında kopan fırtınaları anlatmıştır. Ancak şair, ölüme sadece duygusal
açıdan yaklaşmamış, ölümü felsefi açıdan da sorgulamıştır.
Ölümle ilgili pek çok şiir yazılmıştır, ancak “Makber” şiirimize getirdiği yenilikler ve bıraktığı etki açısından çok özel bir yere sahiptir.
