Bir Günün Sonunda Arzu Şiiri İncelemesi


Bir Günün Sonunda Arzu

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi.. sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân;
Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar

Tekrârını ömrün eder i’lân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam

Bir sırma kemerdir suya baksam
Üstümde semâ kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam

Göllerde bu dem bir kamış olsam!
                             Ahmet Haşim

Şiirin Biçim Yönünden İncelenmesi

Nazım şekli: Serbest müstezat

Ölçüsü: Aruz ölçüsünün, “mef û lü / me fâ î lü / fe’ û lün”  kalıbıyla yazılmıştır.

 Uyak düzeni: Belirli bir uyak düzeni yoktur.

Nazım birimi: Benttir.

Şiirdeki Ahenk Unsurları

Şiirde ahenk sağlamak ve şiirdeki musikiyi arttırmak için şair, bir takım ses tekrarlarına başvuruyor.

İlk bentte “g” sesi etrafında bir ses öbekleşmesi göze çarpmaktadır. “Gözümün, güller, gibi, gün” kelimelerinde ilk hecelerin hemen hepsinin aynı sesi verdikleri görülmektedir. Yine aynı bentte ses öbekleşmesinin yanında kelime tekrarları da musikiyi sağlayan diğer öğelerdir. “Güller” kelimesi bent içinde dört kez, “gibi” iki kez tekrarlanmıştır. “Güller gibi” kelime gurubunun iki kez tekrarı bentte bir ahenk yoğunlaşması sağlamıştır.

İkinci bentte “lar, ler” ses öbekleşmesi görülmektedir. Şiirde “l” sesinin dışında “r”, “h”, “d”, “f” seslerinin de aynı öbekleşme içinde olduğu görülür. Bu bentte “l” ve “r” seslerinin tekrarıyla aliterasyon, “e” ve “a” seslerinin tekrarıyla da asonans yapılmıştır.

Ahenk bakımından en dikkat çekici kelime “akşam” kelimesidir. Kelime şiir içinde yedi kez tekrarlanmıştır. Ayrıca “baksam” ve “kamış” kelimeleri de aynı seslerden oluştuğu için şiirin son bölümlerinde yoğun bir ahenk düzeyine ulaşılmaktadır.

Şiirde anlatılan zamanın akşam olması ve akşam kelimesinin tekrarı sadece ahengi arttırmakla kalmaz, anlam açısından da büyük önem taşır.

Şiirde “dış ahengi” sağlayan uyak ve redifler ise düzensiz olarak şöyle sıralanmıştır.

---halkalarında

---arkalarında    “larında” redif; “ka” tam uyak

---güller

---kuşlar
---eyler    “ler” zengin uyak (e/a kulak kafiyesi)

---nümâyân

---nâlân
---i’lân         “ân” zengin uyak (-â iki ses değerindedir)

---baksam

---mutalsam
---olsam        “sam” zengin uyak

Akşam, yine akşam, yine akşam “dize tekrarı”

Şiirin İçerik Yönünden İncelenmesi (Açıklama – Yorum)

Daha ilk bakışta şiirin adı, şairin başka bir âleme gitme özlemini dile getirir. “Bir günün sonunda” kelime grubu, anlam olarak “akşam”a denk gelmektedir. Şiirin adından, akşam vakti gerçekleşmesi istenen bir arzudan söz edileceği açıktır. Nitekim şiirin son bendi de bu arzuyu dile getirmektedir.

Şiirin büyük bir kısmı, sabahın oluşu ve sabahla ilgili izlenimler üzerine kurulmuştur. İlk bentteki “fecr oldu nümayan” sözünde tan yerinin ağarması dile getirilir. İkinci bentteki “kuşlar tekrarını eder ilân” sözünden sabahın olduğu anlamı çıkar. “Kuşlar mıdır onlar ki her akşam âlemlerimizden sefer eyler” sözüyle de kuşların akşamları yuvalarına çekildiği, sabah ise ağaçlarda sesleriyle günün başladığını belli ederler. Akşam ancak son bentte ele alınır.

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi… sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân;
Gün doğdu yazık arkalarında!

Şiirde geceyi uykusuz geçirmiş bir insanın, sabahın oluşuna ait duyguları üzerinde durulmuştur. Ahmet Haşim’in diğer şiirlerinde de gecenin önemli bir yeri vardır. Özellikle mehtaplı gecelerin şaire gerçek dünyadan uzaklaşma, günün çirkinliklerinden kaçıp hayallere dalma fırsatı verdiği görülmektedir. Gece, aynı zamanda hayalde de olsa sevgiliyle birlikte geçirilen zamanın da bir ifadesidir. Bu bakımdan şiirde geçen yorgun göz imgesi, olumsuz ve yıpratıcı bir gecenin ifadesi değildir. Bu nedenle şair “gün doğdu yazık arkalarında” diyor. Burada şairin bütün bir gece neden uyumadığı açıklanmamış, okuyucunun yorumuna bırakılmıştır.

Buradaki dikkat çekici başka bir konu da “gül” kelimesinin farklı bir benzetme olarak kullanılmasıdır. “Güller gibi fecr oldu nümâyân” dizesinde gün ağarırken oluşan kızıl renk ve gün ışığının bulutların arkasından dalga dalga çıkması; yaprakları yeni açan kırmızı güle benzetiliyor. Bu dizede gülün fecre benzetilmesinde başka bir anlam daha vardır. Gül, çabuk solması, baharda kısa bir süre açması bakımından mutluluğun ve güzel şeylerin geçici olmasıyla da bağlantılıdır. Fecir (tan kızıllığı) de tıpkı gülün ömrü gibi kısa süren bir doğa olayıdır. Bu anlam “Güller ki kamıştan daha nalân” sözünde de vardır. Şair, fecrin kısa oluşuna duyduğu tepkiyi “inleyen gül” imgesiyle ifade ediyor.

Altın kulelerden yine kuşlar

Tekrârını ömrün eder i’lân.

Dizelerinde güneşin doğuşundan sonra doğadaki canlanma dile getirilmiştir. Kuşların sesleriyle varlıklarını duyurması, ömrün tekrarını ilan etmesi görevi gibi görülmüştür. Altın kuleler imgesi ilk bakışta kale kavramını akla getiriyor. Ancak burada, tan kızıllığıyla altın rengini alan ağaçlar kastediliyor. Şair burada bir realiteyi, estetik bir görüntü haline getirmiştir. Kuşların ömrün tekrarını ilan etmesi şairin hayal dünyasından uzaklaşması anlamına gelir. Bu durum şairde hoşnutsuzluğa neden olur.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam

Âlemlerimizden sefer eyler?

Dizelerinde şair, aslında kuşlar aracılığıyla, kendisinin gerçek dünyadan uzaklaşma arzusunu dile getirmiştir. Böylece akşamla birlikte başka bir âleme göçme fikri, ilk kez ikinci bendin son dizesinde dile getirilmiştir.

Ahmet Haşim, gündüzleri pek sevmez, akşamı ve geceyi, özellikle de mehtaplı geceleri; çirkinlikleri gizlediği ve hayal kurmaya müsait bir ortam sağladığı için çok sever. Akşamlar aynı zamanda yarattığı renk zenginliğiyle de şairi gerçeklerden uzaklaştıran bir ortam oluşturmaktadır. Haşim, kuşların uçma özelliklerini başka bir âleme sefer etmek şeklinde görmüştür. Böylece şair, kuşlara hayal dünyasında çok önemli bir yer vermiştir. Şair, bu dizelerde çağrışım yoluyla kuşlar, kendi iç dünyası ve hayali bir ülkeye göç etme arzusu arasında başarılı bir bağ kurmuştur.

 Akşam, yine akşam, yine akşam

Bir sırma kemerdir suya baksam
Üstümde semâ kavs-i mutalsam!

Bu bentte şairin özlemi arzuya dönüşmüştür. Akşamın şair için özel bir anlamı vardır. Şaire göre güneş, doğanın tüm çirkinliklerini ortaya çıkarır, akşamlar ise renkli ve ruh okşayıcı bir zaman dilimidir. Akşam, güneşin batışından sonraki doğanın ve nesnelerin büründüğü kızıl renk şairin en sevdiği renktir. Ortalığın yarı karanlık olduğu, nesnelerin kendi gerçek rengini yitirip kızıl ve koyu lacivert renge büründüğü akşam saatleri şaire, hayallere dalma, yaşanılan çirkinliklerden uzaklaşma olanağı sağlamaktadır.

Burada akşam, suya yansıyan renk ve görüntülerle birlikte sırma bir kemere benzetilmiştir. Ahmet Haşim’in şiirlerinde su ile ilgili göndermeler çoğunlukla durgun suya yöneliktir. Bu da daha çok göl ve havuzla ifade edilmektedir. Haşim, suyun görüntüleri yansıtabilme özelliğini dikkate alır. Suyun şekilleri yansıtabilmesi için durgun olması gerekir. Öte yandan suya yansıyan görüntüler gerçeğin olduğu gibi yansıması değildir. Kırılma ve dalgalanma özelliğine sahiptir. Ayrıca su ne kadar durgun olursa olsun, yüzeyi ayna kadar net görüntü vermez. Bu durum Ahmet Haşim’in yaratmak istediği şiir dünyasına da uygun düşmektedir. Onun yarattığı dünyadaki görüntüler de tıpkı sudaki yansımalar gibidir.

Şair, “sırma” kelimesini bu şiir dışında hemen hiç kullanmamıştır. Her şeyden önce, sırma uzayıp giden altın renkli bir çizgiyi akla getiriyor. Ancak şair, suya baktığında “altın işlemeli bir kemer” görüyor. Suya yansıyan sırma kemer göl kıyısında bulunan dağların ve ağaçların suda bıraktıkları akis olarak yorumlanabilir. Ancak “Üstümde sema kavs-ı mutalsam” dizesinde “sihirli yay” kavramı vurgulanır. Bu da gökyüzünün suya yansıması sonucu sudaki sırma kemerin oluştuğu sonucunu doğurur. Tan kızıllığıyla birlikte gökyüzünde beliren sihirli yay, suda sırma bir kemere dönüşmektedir.

Şiirde açıkça istek bildiren tek dize şiirin son dizesinde yer alır.

Akşam, yine akşam, yine akşam

Göllerde bu dem bir kamış olsam!

Şairin “dem” den kastettiği ilk olarak akşam vaktidir. Aynı zamanda “dem” kan anlamına da gelir. Şair, “dem” kelimesini sadece zaman olarak değil renk anlamında da kullanmıştır. Kamış ise bu dizede rastgele seçilmiş bir kelime değildir. Kamış, Tasavvufta önemli bir yere sahip olan “ney”in yapıldığı bitki olmakla birlikte Haşim’de farklı bir anlam taşır. Haşim’in çocukluğu çöllerde geçmiştir. Bu durum onda suya karşı bir özlem yaratmıştır. Bu özlem öylesine derindir ki şairi, suda yetişen kamış olmaya kadar götürür. Haşim, bu şiirinde başka ve hayali bir âleme gitme arzusunu “kamış” sembolü aracılığıyla dile getirmiştir.

Şiirin teması: Başka bir âleme gitme özlemidir. Bu âlem; hayallerde canlandırılan bir ülkedir.

Dil ve Anlatım

Şiirin sembolizm akımının etkisinde yazıldığı görülmektedir. Ancak bu, şairin sembolist olduğu anlamına gelmez.

Şair, duygu ve düşüncelerini doğrudan değil, dolaylı yoldan anlatmayı tercih etmiştir. Betimlemeler, tamlamalar ve benzetmelerle söylemek istediklerini çağrışımlar yoluyla hissettirmeye çalışmıştır.

Şiirde anlamdan çok musiki ön plana çıkmış ve mükemmel bir ses güzelliğine ulaşılmıştır.

Şiirde genel olarak sade bir dil kullanılmıştır. Ancak yer yer “fecr (tan vakti, gün ağarması), nümâyân (görünen), nalân (inleyen), âlem, kavs-ı mutalsam (tılsımlı yay)” gibi yabancı kökenli kelime ve tamlamaların kullanıldığı görülür.

Şair Hakkında - Ahmet Haşim

Gerçek dünyanın değil, bunların kendisinde uyandırdığı izlenimleri ve çağrışımları şiir yoluyla yansıtan Ahmet Haşim, modern Türk şiirinin kurucularından biri olarak görülmektedir. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dizeleriyle bir döneme damga vuran şair, sembolizmden büyük ölçüde etkilenmiş ve bunu şiirlerine yansıtmıştır.

Hayatı

Ahmet Haşim, 1887’de Bağdat’ta doğdu. Babası Fizan mutasarrıflarından Arif Hikmet Bey, annesi Sara Hanım’dır. Ahmet, biri kız, ikisi erkek, üç kardeşten en büyüğüdür.

Ahmet Haşim’in çocukluğu Bağdat’ta tam bir Arap çevresi içinde geçti. Şair, babasının memur olması nedeniyle pek çok yerde bulundu. Düzenli bir hayat yaşayamadı. Annesini sekiz yaşlarındayken kaybetti. Bu ölüm, onda derin ve silinmez izler bıraktı. Bu izler daha sonra şiirlerine ümitsizlik, dehşet, korku, nefret gibi karamsar duyguların yansımasına neden oldu. İstanbul’a babasıyla birlikte geldiğinde hiç Türkçe bilmiyordu.

Şair, İstanbul’a geldikten sonra ilk yılı Numune-i Terakki okulunda, Türkçesini kuvvetlendirmek için okudu. Daha sonra Galatasaray Sultanisi’ne kaydedildi. Yaşı ve sınıfı ilerledikçe edebiyata olan hevesi de artmaya başladı. Bunda edebiyat öğretmeni Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun etkisi olduğu kadar, bir arkadaşından aldığı Fransız Şiir Antolojisi’nin de büyük etkisi vardı. Okulda tanıdığı bir başka edebiyat heveslisi de İzzet Melih’ti. Bu arkadaş çemberine daha sonra Hamdullah Suphi Tanrıöver, Emin Bülent Serdaroğlu ve Abdülhak Şinasi Hisar da katıldı. Zaman zaman bir araya gelerek hararetli edebiyat tartışmaları ve sohbetleri yapan bu gruptan, ilk olarak şiirleri edebi bir dergide yayınlanan Ahmet Haşim oldu. Mecmua-i Edebiye isimli bu edebiyat dergisinde Ömer Seyfettin’in şiirleri de yayınlanmaktaydı.

1907’de Mekteb-i Sultani’yi bitirince Reji İdaresine (Tekel İdaresi) memur olarak girdi. Bir taraftan da Mekteb-i Hukuk’a devam eden Haşim, İzmir Sultanisi Fransızca öğretmenliğine atanınca hukuk öğrenimini bıraktı.

İki yıl sonra İstanbul Maliye Nezareti tercümanlığına atanması dolayısıyla tekrar İstanbul’a döndü. 1909’da başlayan Fecr-i Ati hareketine katıldı. Pek çok şiiri yayınlandı. Özellikle “Göl Saatleri” ve “Şi’r-i Kamer” isimli şiirleri büyük ilgi uyandırdı.

Ahmet Haşim, her ne kadar Fecr-i Âti hareketi içinde görülse de bu grubun toplantılarına pek katılmadı. Fecr-i Âti topluluğunun dağılmasından (1913) sonra uzun bir sessizlik dönemi geçiren şair, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla dört yıl ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak görev yaptı.

Savaştan sonra Düyun-u Umumiye ve Osmanlı Bankası’nda görev yaptı. Bu görevlerini Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji öğretmenliği, Harp Akademisi ve Mülkiye Mektebi Fransızca öğretmenliği takip etti.

Ahmet Haşim, bir taraftan memuriyet hayatına devam ederken diğer taraftan da “Akşam” gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Bu yazıların bir kısmını daha sonra “Gurabahane-i Laklakan” adlı kitabında topladı. 1921’de “Dergâh” dergisine yazdığı şiirlerin bir kısmını da “Göl Saatleri” adıyla yayınladı.

1926’da “Resimli Kitap”, “Dergâh”, “Yeni Mecmua” dergilerinde yayınladığı şiirlerini bir araya getirerek “Piyale” isimli kitabında topladı. Aynı yıllarda “İkdam” gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı. Bu gazetede yazarken alaycı, saldırgan bir üslup kullanması, eleştirilerde ölçü gözetmemesi yüzünden sert tepkilerle karşılaştı. Bu nedenle Peyami Safa ile aralarında kalem kavgaları oldu.

Hastalığının tedavisi için 1924 ve 1926’da iki kez Paris’e, 1932’de Frankfurt’a gitti ancak iyileşemeden döndü. Güncel sorunları, makalelerinin bir kısmını, Paris gezi notlarını da ekleyerek “Bize Göre” adlı kitabında topladı. Frankfurt’taki günlerini de “Frankfurt Seyahatnamesi” adlı kitabında anlattı.

Son yıllarını hastalıklarla geçiren şair, bu yıllarda kıtalardan oluşan küçük şiirler yazdı. 4 Haziran1933’te hayata gözlerini yumdu.

Edebi Kişiliği

Ahmet Haşim’in hayal dünyasını ve dolayısıyla şiirlerindeki egemen duyguyu anlayabilmek için hayatındaki dönüm noktalarını da iyi anlamak gerekir. Şairin hayatındaki en kalın çizgiyi, bulunduğu ortama uyum sağlayamamak oluşturuyordu.

Haşim’in ruhsal durumunu anlayabilmek için çocukluğuna inmek gerekir. Haşim, çocukluğunda zeki olduğu kadar duygusal bir yapıya da sahipti. Çocukluk yıllarının sıkıntılı geçmesinde hasta bir anne ve sert mizaçlı bir babanın büyük rolü vardı. Aile hayatındaki huzursuzluk, şairin ruhsal ve bedensel gelişmesinde hayli etkili oldu. Bünyesindeki zayıflık ve hassas ruhsal yapısı nedeniyle aradığı şefkati, sadece anne kucağında buluyordu. Her akşamüstü Bağdat’ın Dicle kıyılarında yaptıkları gezintiler, onları birbirine daha da bağlıyordu. Annesiyle birbirlerine çok bağlı ve çok yakın olmakla birlikte gelecekten hiç ümitli değillerdi. Korku, endişe ve ümitsizlik peşlerini hiç bırakmadı. Annesinin ölümü ise ona hiç unutamayacağı bir acı yaşattı.

Okul yıllarında sıkıntıları devam etti. Aile çevresindeki şefkat eksikliğinin yarattığı yalnızlık duygusu gitgide derinleşti. Bunun sonucunda kendi kabuğuna çekilme duygusu ağır bastı. İstanbul’a uzak bir Arap çevresinde, Bağdat’ta doğduğu için okul arkadaşları arasında şaka olarak takılan “Arap Haşim” lakabı daha sonraki yaşantısında da devam etti. Bu da şairi, yabancılık, yalnızlık ve huzursuzluğa sürükledi. Haşim, çevresinde bulamadığı sevgi ve şefkati hayal dünyasında, çocukluk anılarına dönerek gidermeye çalıştı. “Şi’r-i Kamer” ve “Hilal-i Semen” şiirlerinde bu durum açıkça görülmektedir.

Şair, kendisine yakınlık göstermeyen insanlara karşı bencil ve kırıcı davranırdı. Etrafındaki herkese şüpheyle bakardı. Bu ruh hali içinde sinirleri sürekli gergindi ve en ufak bir sorunla karşılaştığında ortalığı kırar dökerdi. Bu nedenle huzura erebilmek için gururunu kırabilecek kişilerden uzak dururdu. Dostlarını, çoğunlukla basit, kendisine saygı gösteren, gösterişsiz insanlardan seçmesi bundan dolayıdır.

Ahmet Haşim’in şiirleri üç farklı dönemde incelenebilir: Birinci dönem, şairin çeşitli etkiler altında kaldığı, yolunu bulmaya çalıştığı dönemdir. İkinci dönem, asıl edebi kişiliğinin belirginleştiği dönemdir. Bunda Fransız şair Regnier’in etkisi büyüktü. Üçüncü dönemde ise şair, klasisizme yöneldi. Ancak şair, en çok empresyonizm (izlenimcilik) akımının etkisinde kaldı.

Ahmet Haşim’in, “Mecmua-i Edebiye” dergisinde yayınlanan şiirlerinde, o devrin bütün genç şairlerinde olduğu gibi Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’den etkilendiği görülür. Bu döneminde o, aşk peşinde koşan, ancak aşkla kucaklaşmak yerine onun hayaliyle avunan biridir. Onda, aşk hiçbir dönemde gerçek olarak ortaya çıkmadı, sadece izleri, ıstırabı ve yıkıntıları kendini gösterdi. Şiirlerinde hayali bir sevgilinin yaşattığı aşk acılarını anlattı.

Şairin, “sanat için sanat” ilkesine bağlanması ve sembolizm akımına kayması, biraz da sosyal hayatının eksikliklerinden kaynaklanmaktadır. İkinci döneminde şair, yavaş yavaş kendini bulmaktadır. Bu durumunu en iyi “Melali (hüzün) anlamayan nesle aşina (tanıdık) değiliz” dizesinde ifade etti. Bu dönemde şair yavaş yavaş Abdülhak Hamit’in etkisinden kurtuldu. Bir taraftan hüznü, diğer taraftan hayatın ve doğanın yansımalarını ustaca işledi. Şiir dili daha da gelişti, iyice olgunlaştı. Acılarını gizlemeye çalıştı, şiirine canlı renkler ekledi. Dili daha etkileyici, görüşü daha keskindi.

Haşim’in şiir hakkındaki görüşleri Mallerme çizgisine ve “saf şiir” anlayışına uygundur. Bu anlayışa göre, kelimelerin ses değeri anlam değerinden daha önemlidir. Şiirde, anlam açıklığı değil, ahenk önemlidir. Sesler ve kelimeler bilinçaltına seslenmeli ve bir takım çağrışımlar yapmalıdır. Şiir, anlaşılmak için değil, hissedilmek için okunmalıdır. Bu görüş sembolizm akımına da uymaktadır. Ancak şair, sembolist değildir, sadece sembolizmden etkilenmiştir. Şiirlerinde en çok “akşam, gurup (gün batışı), şafak, ay, yıldızlar, deniz, göl, kuşlar, orman” sembollerini kullanır.

Ahmet Haşim’in kelimeleri ve üslubu genellikle içeriğe uygun bir karakter taşır. Şiirlerinde çeşitli nazım biçimlerini deneyen şairin en beğendiği biçim “serbest müstezat” biçimidir. Bununla birlikte şiirlerinde, dörtlükleri de kullanır. Şairin kullandığı bir başka nazım şekli de “sone”dir. Şiirlerinin tamamını aruz ölçüsüyle yazan şair; üçlü, beşli, altılı ölçüleri de denedi, aynı şiir içinde bunları karışık olarak kullandığı da oldu.

Gazete ve dergilerde makaleler, fıkralar ve gezi yazıları yazdı. Bu yazılar, zaman zaman iç dünyasından sıyrılan Haşim’in dış dünyayı ve orada olup bitenleri nasıl gördüğünü anlatması bakımından önemlidir. Ancak bu geçici ve yüzeysel ilişkiler ona gerçeklik duygusu kazandıramamış ve onu öznel görüşlerin etkisinden kurtaramamıştır. Buna rağmen ince nükteleri, şaşırtıcı buluşları, iğneleyici sözleri, kıvrak zekâsı ve renkli üslubu, yazılarına apayrı bir çekicilik katmıştır.

Eserleri

Şiir
Göl Saatleri (1921)
Piyale (1926)
Bütün Şiirleri (1987)
Fıkra
Gurabahane-i Laklakan (1928)
Bize Göre (1928)
Gezi Yazısı
Frankfurt Seyahatnamesi (1933)

Genel Değerlendirme

Bir günün Sonunda Arzu”, “Piyale” adlı şiir kitabında yer almaktadır. Yazıldığı dönemde pek anlaşılmayan, hatta anlamsız bulunan şiir, Ahmet Haşim’in duygu ve düşüncelerini çağrışımlar yoluyla en iyi anlatan şiirlerinden biridir.

EN ÇOK OKUNAN YAYINLAR

Kaldırımlar Şiiri İncelemesi

Sanat Şiiri İncelemesi

Otuz Beş Yaş Şiiri İncelemesi

Ben Sana Mecburum Şiiri İncelemesi

Çoban Çeşmesi Şiiri İncelemesi