Murtaza Roman İncelemesi

Eser Hakkında

Orhan Kemal’in yazmış olduğu “Murtaza” adlı roman önce “Vatan” gazetesinde tefrika edilir. Aynı yıl “Varlık Yayınları” arasında yayınlanan eserin ikinci baskısı 1957, üçüncü baskısı “Cem Yayınları” arasında 1964 yılında yayınlanır. 1969 yılında genişletilerek, Cem Yayınları tarafından dördüncü baskısı yapılan romanın on dört baskısı vardır.

Romanın Özeti

Murtaza, mübadele ile Yunanistan’dan Türkiye’ye gelmiş bir muhacirdir. İskân idaresinden on beş dönüm tarla almakla yetinmiş ve karısıyla yoksulluk içinde yaşamıştır. Karısı hastalanınca mallarını satıp şehre gelir. En büyük isteği dayısı Kolağası Hasan Bey gibi savaşarak şehit olmaktır. Askerlikle ilgili bir meslek bulamaz. Farklı işlerde çalıştıktan sonra üniforması için mahalle bekçisi olur. Görevini titizlikle yapar. Ancak mahalleli Murtaza’nın bu titizliğinden ve her şeye karışmasından rahatsız olur.

Roman, Murtaza’nın fabrikada işe alınmak için fabrika sahibinin yeğeni Fen Müdürü ile görüşmesiyle başlar. Fen Müdürü onu komiserin ricasıyla Kontrolör Nuh’a yardımcı olarak işe alır. İşi aldıktan sonra fabrikanın çayhanesine giden Murtaza, daha ilk dakikalardan işçilerin alaylarına maruz kalır.

Murtaza, görevi her şeyin üzerinde tutan, bütün memleketi disiplin altına sokmayı kendine amaç edinmiş biridir. Kızına talip çıkan İzmirli bile onun bu özelliklerini işitmiş, bu yüzden kızına talip olmuştur.

Murtaza, işçilerden ustabaşlarına kadar herkes üzerinde kontrol sağlamaya, onları disipline etmeye çalışır. Ondan herkes şikâyetçidir. Sadece Fen Müdürü fabrikada düzeni sağladığına inandığı için onu destekler. Bu durum Murtaza’ya karşı tepkileri daha da körükler. Fen Müdürü, Murtaza’ya bekçilik görevinin yanı sıra Spor Mükellefliği Komutanlığını da verir. Ona resmi bayramlarda giymesi için bir de üniforma verir. Yetkileri ve görevleri daha da artan Murtaza, gece gündüz çalışır, uykusuz kalır ama insanları disipline etme görevinden bir an olsun ayrılmaz.

Bir gün Murtaza’nın aynı fabrikada çalışan kızlarından biri uyuyakalır. İşçiler durumu fark ederek Nuh’a haber verirler. Nuh, Murtaza’nın kızları dövmesinden korkarak durumu ona söylemez. Ancak işçiler Murtaza’dan hınçlarını almak için bir şekilde Murtaza’yı durumdan haberdar ederler. Murtaza kızını uyurken görünce deliye döner ve bir tokat atar. Tokadın şiddetiyle yere düşen kız başından darbe alır ve beyin kanaması geçirir. Fenalaşıp eve gider. Murtaza, kızının durumundan çok, işbaşında uyuyor olmasından dolayı üzgündür.

O gece Murtaza, fabrikaya giren hırsızı yakalar. Haber vermek üzere gece geç vakitte fen Müdürü’nün evine gider. Fen Müdürü, ertesi sabah Murtaza’yı yanına çağırır. Murtaza ona kızlarından birini işbaşında uyurken yakaladığını söyler. Durumu haber vermediği için Nuh’u da görevini yapmamakla suçlar. Eve dönünce kızının durumunun ağır olduğunu öğrenir. Murtaza, kızı Firdevs’i doktora götürür. Doktor kızı muayene edip reçete yazar.

Fabrikaya dönen Murtaza, otuz saattir uyumadığı için yorgunluktan ambarda uyuyakalır. Bunu gören Nuh, diğer ustalarla birlikte onu Fen Müdürüne şikâyet ederler. Fen Müdürü, Nuh’a kızar, Murtaza’yı yanına çağırır. Murtaza, cezalandırılmayı beklerken, ödül olarak ikramiye ve üç günlük izin alır. Murtaza, eczaneden ilaçları alıp kızına götürür ama yetişemez. Firdevs ölür. Roman acılı annenin cenaze arabasının arkasından ağlayarak gidişiyle son bulur.

Olay Örgüsü

Mübadele sonucu Türkiye’ye göç etmiş olan Murtaza’nın aşırı dürüstlüğü yüzünden annesinin yokluk içinde ölmesi ve karıyla birlikte yoksulluk içinde yaşaması

Gece bekçiliği yapan Murtaza’nın yaşadığı çevre şartları ve insanlarla uyum sağlayamaması

Murtaza’nın karısı ve çocuklarıyla birlikte gecekondu mahallesinde yaşam mücadelesi vermesi

Murtaza’nın gece bekçisi olarak hem gecekondu evlerinin hem de apartmanların bulunduğu caddeden sorumlu tutulması

Görevine aşırı düşkünlüğüyle dikkat çeken Murtaza’nın çevresindeki insanlarla ve ailesiyle çatışma içinde olması

Murtaza’nın baskıya dönüşen görev anlayışından dolayı gece bekçiliğinden alınıp, Fen Müdürü tarafından fabrikaya kontrol memuru olarak alınması

Murtaza’nın görev anlayışı yüzünden fabrika işçilerinin ve memurların rahatsız olması

Murtaza’nın küçük oğluna çok güvenmesi ve iyi bir eğitim almasını istemesi

Murtaza’nın fabrikada çalışırken yorgunluktan uyuya kalan kızını dövmesi

Murtaza’nın tavırlarından bıkan işçilerin Murtaza’dan şikâyetçi olmaları, Fen Müdürü’nün Murtaza’yı koruması

Fabrikanın diğer kontrol memuru Nuh’un, Murtaza’nın Fen Müdürü tarafından korunması üzerine işten ayrılması

Murtaza’nın fabrikaya giren hırsızı yakalaması

Murtaza’nın Fen Müdürü tarafından ödüllendirilerek eve dönmesi

Murtaza’nın dövdüğü kızı Firdevs’in beyin kanaması sonucu ölmesi

Kişiler

Murtaza

Fiziksel ve ruhsal kimliğinin birbirini tamamladığı Murtaza, romanın başkişisidir. Murtaza, doğruluk ve dürüstlükten taviz vermeyen sabit fikirli bir kişi olarak yetişir. Onun geçmişini, bugününü ve geleceğini belirleyen bu tek yönlü bakış açısıdır. O, sosyal düzen içersinde bu keskin tavırlarıyla aykırı ve farklı bir karakter oluşturur.

Murtaza, kendisinin seçilmiş kişi olduğuna inanır. İnsanların disipline ihtiyacı vardır. O, yönetenler ve zenginler tarafından bu görev için seçilmiş bir kişidir. Çünkü o dürüsttür, çalışkandır, görev adamıdır

Ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldiklerinde dürüstlükten ödün vermez. Diğer hemşerileri gibi davranmayıp memleketindeki gerçek mal varlıklarını beyan eder. Yalan söyleyerek mal sahibi olmak istemez. Bu tavrı başta ailesi olmak üzere herkes tarafından yadırgansa, aşağılansa ve alay edilse de o, doğru bildiğinden şaşmaz.

Murtaza, çevresinin eleştirileri ve yadırgayıcı tavırları karşısında tepkisiz kalır. Bunları görmez, duymaz, aldırmaz. Görev ahlakıyla hareket eder. Herkesten ve her şeyden sorumlu olduğu düşüncesi içersindedir. En önem verdiği şey disiplindir. Resmi giysi onun için çok önemlidir. Kendisine saygınlık kazandırdığını düşünür.

Murtaza, disipline etme anlayışından asla vazgeçmez ve ödün vermez. İş hayatında da özel hayatında da bu doğrultuda hareket eder. Bu durum onun gülünç, abartılı, hatta acınacak durumlara düşmesine neden olur. Annesinin yoksulluk içinde ölümü sırasında da kızının ölümü karşısında da aynı anlayışını sürdürür. Bu katı tutumu hem kendisine hem de çevresine zarar verir. Maddi hiçbir kaygı taşımaması, sadece görev anlayışıyla hareket etmesi toplum tarafından anlaşılmaz. Ne mahallesine ne de yönetici kesimine yaranabilir. Herkes tarafından dışlanır ve yalnız kalır. Böylece toplumda; gülünç, abartılı ve istenmeyen kişilerin temsilcisi durumuna düşer.

Kolağası Hasan Bey

Varlığını Murtaza’nın sözleri ve anlattıklarıyla öğrendiğimiz Kolağası Hasan Bey, kahramanlığıyla ün kazanmış, bu uğurda şehit düşmüş vatansever bir kişidir. Murtaza’nın kendine örnek aldığı yegâne kişidir.

Kolağası Hasan Bey, fiziksel varlığı olmasa da eser boyunca Murtaza’nın şahsında hep yaşar. Murtaza’nın her adımında, her eyleminde, her sözünde onu tanır, onu görürüz.

Fabrikanın Fen Müdürü

İşçilerin dünyasına uzak olan Fen Müdürü, emrinde çalışanları sömürür ve kullanır. İkiyüzlü tavırlarıyla yozlaşmış biridir. Murtaza ile Nuh arasındaki gerginlikte her ikisine de hak verir, çünkü ikisinden de çıkarları vardır.

Fen Müdürü maddi çıkarlarını her şeyin üstünde tutar. Paraya olan tutkusu onu insani değerlerden uzaklaştırır. İnsanların duygu ve düşünceleri onun için önemli değildir.

Azgın Ağa

İsmiyle karakterinin uyum gösterdiği bir kişidir. Küçük kız çocuklarından yararlanmaya çalışan yozlaşmış bir kişiliktir. Murtaza ile geçinemez. Çıkarcı ve ben merkezli düşünen Azgın Ağa, mahallede ve fabrikada herkesi Murtaza’ya karşı kışkırtır.

Eserdeki diğer kişiler: Emniyet müdürü, komiser, fabrika doktoru, Murtaza’nın akrabası Akile Hala, Murtaza’nın karısı, Murtaza’nın kızları Firdevs ve Cemile, oğlu Hasan, büyük kızı Emine, parti il başkanı, kâtipler, şefler ve ustabaşılar olarak görülür.

Mekân

Romanda geniş mekân Adana’dır. Adana’nın yoksul işçi mahallesi ise olayların geçtiği merkez konumundadır. Kahveleri, lokantaları, evleri, sokakları, çay ocaklarıyla işçi mahallesi, orada yaşamaya çalışan bireylerin sığınağı durumundadır. İşçi mahallesi fiziksel görünümü ile içinde barındırdığı kişilere benzer.

Mekânlar da içersinde barındırdığı insanlar gibi yaşam karşısında yenik ve çaresizdir. İşçiler, yoğun çalışma saatlerinden arta kalan zaman diliminde barınakları olan kendileriyle özdeşleşen mekânlarda yaşarlar.

Fabrikayı ayakta tutan, varlığını güçlendiren; diz çökmüş, kapaklanmış, tutunuvermiş haldeki çürük, paslı, teneke işçi evleridir. Fabrika ile işçiler, fabrika ile mahalle hep yan yana, iç içe ama hep uzak, hep yabancı, hep düşman durumundadır. Gücünü de sağlamlığını da insanları ezerek alan fabrika, maddi gücün insani değerleri nasıl yok ettiğinin bir simgesi durumundadır.

İşçi mahallesinin paralelinde uzanan zenginlerin yaşadığı zengin mahallesi ışıltılı, güçlü, dimdik ayakta durmaktadır. Maddi güç, zengin evlerinin fiziksel görünümüyle birleşmiştir. Sosyal ve ekonomik adaletsizlik bu iki mahallede açık ve net olarak kendini göstermektedir.

Fabrikanın içi de dışı da kargaşa mekânıdır. Her şey fabrikanın varlığını sürdürmesi için vardır. Her gün on iki saat çalışan işçilerin, sayıca en yoğun olduğu bölüm olan iplikhane bir sömürü mekânıdır. Fabrika aynı zamanda çalışanların yaşam karşısındaki tek dayanakları olduğu için vazgeçilmezdir.

Fabrikadaki işin ağırlığı, mahalledeki yapısal şartların uygunsuzluğu arasına sıkışan bireyler kendilerini farklı mekânlara atarlar. Huzur ve rahatlama arayışı için gidilen bu mekânlar kahvelerdir. Eserde işçilerin buluşma noktası olan kahvelerde geçici bir huzur ve rahatlık bulunur. Kahveye gelen birbirine yabancı kişiler, farklı dünyalarının kapılarını aralar. Kahveler işlevsel olarak da açık geniş mekânlardır.

Zaman

Romanda anlatıcı, başkişinin hikâyesini, geçmiş ve bugün düzleminde aktarırken bireysel ve sosyal zamana ait ayrıntıları da yansıtır.

Hikâye zamanı 1941-1947 yılları arasındadır. Murtaza’nın 1928 yılında doğan kızı Firdevs, hikâye zamanının başlangıcında 13 yaşındadır. Küçük oğlu Hasan ise kundaktadır. Eserin üçüncü bölümünde “1946-47’lerde” olarak belirtilen zaman ve küçük oğlu Hasan’ın ilkokula gidip gelmesi hikâyenin bitiş zamanıdır.

Hikâye zamanı kişi-mekân-olay üçlüsünün çerçevesinde şekillenen organik bir süreç halinde gelişir. Buradan da hikâye zamanının 6-7 yıllık bir zaman kesimini kapsadığını söyleyebiliriz. Başkişinin hikâyesi ile paralel bir biçimde anlatılan sosyal zaman, romanın zamansal boyutunu derinleştirir.

Eserde “o gün, birkaç gün sonra, günün birinde, gece yarısını geçiyordu” gibi zaman ifadeleri de görülür.

Dil ve Anlatım

Roman, olayların dışında üçüncü şahıs tarafından “ilahi bakış açısı” ile anlatılmıştır. Anlatıcı sınırsız görme ve bilme yetisiyle; yaşantıları, çatışmaları, sevinçleri, üzüntüleri, acı ve mutlulukları bilen konumundadır.

Anlatıcı olaylarda hiç görülmeyen kişiler hakkında da bilgi sahibidir. Her şeyi bilmesine rağmen genellikle gözlemci rolünde kalmayı tercih eder. Kişilerin yaptıklarını yorumlamaz, yargılamaz.

Anlatıcı tarafsız bir kişiliğe sahiptir. En çarpıcı olaylar, en çirkin durumlar ve adaletsiz uygulamalar olurken bile araya girmez. Herkese aynı mesafede durur.

Romanda kullanılan dil oldukça sadedir. Yazar bu romanında gerçekçiliği ön planda tutarak diyalog tekniğine önem vermiş, hikâyeyi çoğunlukla bu diyaloglar yardımıyla kişilere anlattırmayı tercih etmiştir. Bunu yaparken de konuşma diline önem vermiş ve şive özelliklerini öne çıkarmıştır. Romandaki konuşmalar, kişilerin hangi toplumsal sınıftan geldiğinin de göstergesidir.

Romanda iç konuşmadan çok diyalog tekniğinin kullanımı, Murtaza’nın davranış ve düşünce sistemini doğrudan yansıtarak bireyin, bireyle ve toplumla olan çatışmasını ön plana çıkarmıştır. İnsan psikolojisini konuşmalarla verme yöntemini uygulayan yazar, Murtaza’yı göçmen ağzıyla konuşturmuştur. Murtaza’nın şivesi romanda mizahi bir etki yaratmaktadır.

Yazar Hakkında - Orhan Kemal

Orhan Kemal, gözlemci yapısı, sade ve akıcı dili, toplumcu gerçekçi bakış açısıyla edebiyatımızda derin izler bırakan yazarlarımızdan biridir.

Hayatı

Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde eğitimli bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’dür. Babası Abdülkadir Kemali Bey, Darülfünunda hukuk eğitimi almış, daha okul yıllarında “İttihat ve Terakki Fırkası”na katılmıştır. Annesi Azime Hanım ise Rüştiyeyi bitirmiş, iki yıl da ilkokul öğretmenliği yapmıştır.

Orhan Kemal’in çocukluğunun ilk yılları Adana’da geçti. 17 Aralık 1918’de Tarsus, Ceyhan ve Adana Fransız kuvvetleri tarafından işgal edildi. Abdülkadir Kemali Bey, ailesini daha güvenli gördüğü Niğde’ye, ardından da Konya’ya götürdü.

Konya’da kaldığı dönemde Delibaş isyanına şahit olan Orhan Kemal, ayaklanmanın oluşu ve bastırılmasıyla ilgili anılarını “Baba Evi” adlı romanında ayrıntılarıyla anlattı. Babası Kuvayımilliye hareketine katıldığı için sık sık Ankara’ya gidiyordu. 2 Ekim 1920’de başlayan Delibaş ayaklanması Kuvayımilliyecilerin 6 Ekim’de Konya’ya girmesiyle son buldu. Babası 1920-1923 döneminde Büyük Millet Meclisinde Kastamonu milletvekili olarak görev yaptı.

Aile, 1923 yılında Adana’ya döndü. Abdülkadir Bey, Ceyhan’da çiftçiliğe başladı. Aynı dönemde “Toksöz” gazetesini çıkardı. Gazetedeki bir yazısından dolayı İstiklal mahkemesine verildi. Gazete kapatıldı. Abdülkadir Bey, on bir ay tutuklu kaldı. 26 Eylül 1930’da Adana’da “Ahali Cumhuriyet Halk Fırkası”nı kurdu. Bir basımevi satın alıp “Ahali” gazetesini çıkarmaya başladı.

Babasının siyasetle bu kadar ilgili olmasına karşın Orhan Kemal, gençlik yıllarının da etkisiyle bu dönemde babasının yaptıklarına pek ilgi duymadı. O yıllarda biraz sorumsuz, biraz da uçarı bir hayat yaşadı.

Abdülkadir Bey, bir süre hükümete karşı muhalefetini sürdürse de aldığı duyumlar üzerine Suriye’ye kaçtı. Babanın evden gitmesiyle aile sıkıntılı günler yaşamaya başladı. Orhan Kemal, annesi ve kardeşleriyle birlikte babasının yanına Beyrut’a gitti. Bu nedenle orta son sınıftaki öğrenimini yarım bırakmak zorunda kaldı. Abdülkadir Bey, Lübnanlı olmadığı için avukatlık yapamadı ve zor günler yaşadı.

Orhan Kemal, İbrahim Efendi adlı bir tanıdığın yardımıyla basımevine işçi olarak girdi. Basımevindeki görevi kâğıt kesme makinesinin kolunu çevirmekti. Kol kuvvetine dayanan bu işte oldukça zorlandı. İlk aşkıyla basımevinde çalıştığı yıllarda karşılaştı. Âşık olduğu Eleni, basımevinin yanında bulunan çikolata fabrikasında çalışan bir Rum kızıydı. Eleni ile aşkı uzun sürmedi, çünkü kız işten çıkarıldı. Orhan Kemal, onu bir daha göremedi ancak Eleni, onun sosyal uyanışındaki ilk kıvılcım oldu.

Orhan Kemal, dilini bilmediği bir ülkede arkadaşlarından uzakta daha fazla kalmak istemedi, 1932 yazında babasının da izniyle tek başına Adana’ya döndü. Burada yine bir işçi kıza gönül verdi. Ancak kız onun öncelikle okumasını istiyordu. Bu nedenle öğrenimini tamamlamak amacıyla İstanbul’a halasının yanına gitti. Bir süre sonra sevgilisinin başkalarıyla gezdiği haberini aldı. Bunun üzerine Adana’ya döndü. Böylece hem İstanbul’daki öğrenimini yarım bıraktı hem de sevgilisini kaybetmiş oldu. Adana’da bir süre işsiz güçsüz dolaştı, futbol oynadı, kahvehanelerde vakit geçirdi. Bu yıllarda oluşan kahve kültürünün, yazarın hayatında önemli bir yeri oldu.

Hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığı bu yıllarda kitaplarla tanıştı. Bilinçli işçi arkadaşlar edindi. Bu sayede okuma alışkanlığı kazandı. Milli Mensucat Fabrikasında işe girdi. Önce kâtiplik yaptı, daha sonra ambar memurluğuna verildi. Fabrikada çalıştığı yıllarda yaşadığı ve gözlemlediği pek çok şey eserlerine yansıdı. Fabrikada çalışanlar arasında Nuriye adında güzel bir göçmen kızı vardı. Ailesinin de izniyle 1937 yılında onunla evlendi. Nuriye, evlendikten sonra fabrikadaki işinden ayrıldı. Oysaki o dönemlerde geçim sıkıntısı çekiyorlardı.

Orhan Kemal, memur olarak çalıştığı sırada tüccarlık yapan Hilmi Efendi’nin yolsuzluk teklifini reddetti. Bunun üzerine Hilmi Efendi, ona iftira atarak işten atılmasına neden oldu. Böylece daha evleneli bir yıl bile olmadan işsiz kaldı.

1938’de Niğde’ye askere gitti. Tezkere almasına kırk gün kalmışken bir ihbar üzerine tutuklandı. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle beş yıl hüküm giydi ve Kayseri Hapishanesine gönderildi.

İlk şiirlerini Kayseri Cezaevinde yazmaya başladı. Hece ölçüsüyle yazdığı bu şiirler, hapiste olmanın verdiği acıyla ve özlemle yazılmış romantik şiirlerdi. “Duvarlar” adlı şiiri “Yedigün” adlı dergide Reşat Kemal adıyla yayınlandı. Yazdığı diğer şiirleri “Yedigün” ve “Yeni Mecmua” dergilerinde yayınlandı.

Babası sekiz yıl sürgünde kaldıktan sonra 1939 yılında Adana’ya döndü. Ağır Ceza Reisliğine atanınca oğlunun önce Kayseri cezaevinden Adana cezaevine oradan da Bursa cezaevine naklini sağladı. Bursa’da bulunmak Orhan Kemal için büyük bir şans oldu. Aralık 1940’ta Nazım Hikmet, Çankırı cezaevinden Bursa cezaevine nakledildi. Orhan Kemal, Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyor ve ona büyük hayranlık duyuyordu, ancak bir gün onunla tanışacağını aklına bile gelmemişti. Böylece hapishanede Nazım Hikmet’le 3,5 yıl sürecek oda arkadaşlığı başlamış oldu.

Nazım Hikmet, Orhan Kemal’in şiirlerini beğenmedi ancak onunla yakından ilgilendi ve bir nevi öğretmenlik yaptı. Programlı olarak felsefe, edebiyat, toplum bilim, siyaset bilim ve Fransızca çalıştırdı. Orhan Kemal, şiir yazmanın yanında düzyazı çalışmaları da yapıyordu, ancak bunlar deneme niteliğindeydi. Nazım, bir gün onun çalışmaları arasında bir roman denemesi gördü ve çok beğendi. Anlatımını sade ve akıcı bularak onu düzyazıya yönlendirdi. Düzyazıya geçmesi Orhan Kemal için bir dönüm noktası oldu.1939 yılında hikâye yazmaya başlayan Orhan Kemal, kendini geliştirdi ve 1940 yılında roman yazmaya yöneldi.

Orhan Kemal’in yayınlanan ilk hikâyesi 1940 yılında “Yeni Edebiyat” dergisinde çıkan “Balık” adlı hikâyesidir. Bu dönemde hikâye türü Türk edebiyatında oldukça yaygındı. Memduh Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay hep bu dönemde yetişmiş hikâye yazarlarıydı.

Orhan Kemal, 26 Eylül 1943’te tahliye olunca memleketi Adana’ya döndü. Bir taraftan sevdiklerine kavuşmanın sevincini yaşarken diğer taraftan da hem ustası hem de arkadaşı Nazım Hikmet’ten ayrılmanın hüznünü yaşadı. Adana’da karısı ve kızıyla birlikte dayısının evinde tek göz bir odaya yerleşti. Adana’da sürekli bir iş bulamadı. Toprak taşıma işinde, demiryollarında ve nakliyat ambarında kısa sürelerle çalıştı. Bu sıralarda ikinci çocuğu oldu. Adını Nazım koydular.

Adana’da iş bulamayınca varını yoğunu satarak Malatya’ya gitti. Malatya Mensucat Fabrikasında iş buldu, ancak askerliğini tamamlayamadığı için işe alınmadı. 1945 yazında eksik kalan 35 gününü tamamlamak üzere askere çağrıldı. Kilis’e gitti ancak 35 günün sonunda terhis edilmek yerine sürgüne gönderildi. 26 Ekim 1946 da serbest bırakıldı. Askerden dönünce bir arkadaşıyla birlikte sebze nakliyatçılığına başladı. Yolladığı sebzelerin parası gelmeyince bu işi de bıraktı. Adana “Verem Savaş Derneği”nde memur olarak çalışmaya başladı ancak bu işi de uzun sürmedi ve bir yıl sonra tekrar işsiz kaldı.

Orhan Kemal’in 1944 ve 1945’te “Varlık” dergisinde hikâyeleri yayınlandı. Aynı yıl “Varlık” dergisinin yaptığı ankette okurlar tarafından “en beğenilen hikâyeci” seçildi. Yazarın hikâyeleri “Gün”, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Yığın” ve “Yaprak” dergilerinde de yayınlandı. 1948’de “Seçilmiş Hikâyeler” dergisi biyografisini, 1949 yılında “Varlık” dergisi iki kitabını birden yayınladı.

Orhan Kemal’in ilk kitabı “Ekmek Kavgası” edebiyat çevrelerinden olumlu eleştiriler aldı. “Küçük Adamın Notları” başlığı altında yayınlanan iki romanı ise eleştirmenleri ikiye böldü. Kimi eleştirmenler bu romanları büyük bir gelişme olarak görürken, kimileri uzun hikâye, kimileriyse anı olarak değerlendirdi. Ancak bu iki roman okurlar arasında geniş bir ilgi uyandırdı.

1940’lı yıllarda Adana’da çeşitli işlerde çalışan fakat bir türlü uzun süreli işte kalamayan Orhan Kemal’in bakmak zorunda olduğu üç de çocuğu vardı. Bu nedenle İstanbul’a gidip kalemiyle hayatını kazanmaya karar verdi. 17 Nisan 1950’de eşi ve çocuklarıyla İstanbul’a geldi. Üç aydan fazla bir arkadaşının evinde kaldıktan sonra Fener’de bir ev bularak buraya taşındı.

Orhan Kemal, her gün kolunun altına sıkıştırdığı hikâyeleriyle “Babıâli”ye gidip hikâyelerini basacak bir yayınevi aradı. Bu dönemde İstanbul’a geldiğine pişman oldu, ancak Adana’ya dönmek de çare değildi. Yaşadığı sıkıntılara rağmen geçimini yazarak kazanmak konusunda kararlıydı. Her gün düzenli olarak yazmaya devam etti. Yazdıklarını yayınevlerine, dergilere kendisi gidip gösterdi. İstanbul’a geldikten sonra dergilerde hikâyeleri daha fazla çıkmaya başladı. Romanları gazetelerde tefrika olarak yayınlandı. Aynı romanlar daha sonra kitap olarak basıldı.

İlk olarak 1952’de “Vatan” gazetesinde tefrika olarak yayınlanan “Murtaza” adlı romanı kitap olarak basıldı. 1953 yılında “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanı “Dünya” gazetesinde yayınlandıktan sonra 1954’te kitap olarak basıldı. Eser basında büyük yankılar uyandırdı.

Orhan Kemal, bu döneminde yoğun bir çalışma temposu içine girdi. Her sabah dörtte kalkıp öğleye kadar yazıyor, öğleden sonra yazdıklarını yayınlatabilmek için yayınevlerine gidiyordu. 1956 yılında altı kitabı basıma hazır hale geldi. Ancak bunların hepsini yayınlatma imkânı olmadı.

Orhan Kemal, geçimini kaleminden sağlayan biri olarak bunu sadece para için yapmadı. Kalemini hiçbir zaman istemediği konular doğrultusunda kullanmadı. Bunca eser vermesine karşın, geçim sıkıntısı çekmeye devam etti.

1957 yılında “Sait Faik Hikâye Ödülü”nü aldı. Roman ve hikâyeleri yayınlanmaya devam etti. Bu arada senaryo yazma çalışmalarına da başladı. Önce bu konuda araştırma yapan yazar, bununla ilgili bir de kitap yazdı. Senaryo yazımı yazar için yeni bir geçim kaynağı oldu. Son dönemlerinde geçim sıkıntısı hafifleyen yazar, oyunlarından eline geçen parayla Basınköy’de bir daire aldı. Böylece yıllarca süren kira derdinden kurtuldu.

1967 yılında denize girerken kalp krizi geçirdi. Denizden dönünce bir kriz daha geçirdi. Arkadaşları onu hemen hastaneye götürdü. Hastanede iki hafta kaldıktan sonra taburcu oldu. Doktorlar uzun süre dinlenmesini önerdi ancak o buna uymadı.

1968’de Ankara Sanat Tiyatrosunda 372 kez temsil edilen “72. Koğuş” ona “Yılın En Başarılı Oyun Yazarı” ödülünü getirdi. Aynı yıl içinde birkaç ameliyat geçirdikten sonra 1969 yılında bir ay kadar hastanede yatmak zorunda kaldı. Aynı yıl uzun bir süre kendisine verilmeyen pasaportunu alarak Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak eşiyle birlikte Moskova’ya gitti. Orada bir kanama geçirerek hastaneye kaldırıldı. Tedavisi bitmeden İstanbul’a döndü.

1970 yılının ilk aylarında sağlığı düzelir gibi oldu. Eşiyle birlikte Bulgaristan’a gitti. Babaannesinin soyunun bulunduğu yerleri gezerek notlar aldı. Durumu ağırlaşınca hastaneye kaldırıldı. Burada 2 Haziran 1970’te hayata gözlerini yumdu.

Edebi Kişiliği

Orhan Kemal, yazı hayatına şiirle başladı. İlk şiiri hapishanede bulunduğu 1939 yılında, Reşat Kemal adıyla yayınlandı. Yine o dönemde yazdığı birçok şiir ve hikâyesi Orhan Raşit ve Orhan Kemal imzalarıyla çeşitli dergilerde yayınlandı. Yazar daha sonra öykü ve romanlarında Orhan Kemal adını kullandı ve bu adla tanındı. İlk öyküsü “Balık” 1940 yılında “Yeni Edebiyat” gazetesinde yayınlandı.

Orhan Kemal, ilk öykü kitabı “Ekmek Kavgası” ve “Küçük Adamın Notları” başlığı altında yayınladığı otobiyografik roman dizisiyle yaygın bir üne kavuştu. Bu roman dizisinin ilki olan “Babaevi”nde yazar çocukluğunu, ailesinin dağılmasını ve yoksullaşmalarını, “Avare Yıllar”da Adana’da zor şartlarda geçen gençlik yıllarını, fabrika işçiliğini, “Cemile”de Yugoslav göçmeni bir işçi kızla yaşadığı aşkı, “Dünya Evi”nde göğüs germek zorunda olduğu zorlu yaşam koşullarını, evliliğinin ilk yıllarını ve Adana’daki yaşam mücadelesini anlattı.

1952 yılında yayınlanan “Murtaza” romanında çizdiği gece bekçisi tiplemesi; görev anlayışı ve kişiliğiyle edebiyatımızın unutulmazları arasında yerini aldı. Yazar, “Murtaza” romanındaki mizahi anlatımını “Müfettişler Müfettişi”, “Üç Kâğıtçı” ve ölümünden sonra yayınlanan “Tersine Dünya” adlı romanlarında da sürdürdü.

1954 yılında yayınlanan öykü kitabı “72. Koğuş”ta anılarına ve gözlemlerine dayanarak; o dönemin cezaevlerinde yaşanan zor şartları, insanlar üzerindeki yıpratıcı etkisini ve mahkûmlar arasındaki ilişkileri işledi.

Öykü ve romanlarında ele aldığı kişilerin temiz ve aydınlık yönlerini öne çıkarmaya çalışan, yaşanan acı gerçekleri ortaya koyarken bile umudunu kaybetmeyen yazar, roman alanındaki en olgun ürününü 1954 yılında yayınlanan “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanıyla verdi. Adana’daki tarım ve fabrika işçilerinin dünyasına eğilen bu romanında Çukurova’ya akın eden gurbetçilerin yüz yüze kaldıkları sömürü düzenini, sanayileşmeye geçiş süreci çerçevesinde anlattı. Bunu takip eden “Vukuat Var”, “Hanımın Çiftliği”, “Eskici ve Oğulları”, “Kanlı Topraklar” ve “Kaçak” adlı romanlarında ise Çukurova’daki yaşamı farklı yönleriyle yansıttı.

Orhan Kemal’in, “Grev”, “Arka Sokak”, “Babil Kulesi”, “Kardeş Payı”, “Dünyada Harp Vardı”,  “Önce Ekmek” adlı öykü kitaplarıyla; “Suçlu”, “Serseri Milyoner”, “Devlet Kuşu”, “El Kızı”, “Gurbet Kuşları”, “Sokakların Çocuğu”, “Bir Filiz Vardı”, “Yalancı Dünya”, “Evlerden Biri”, “Sokaklardan Bir Kız”, “Kötü Yol” adlı romanları ardı ardına yayınlandı. Konu ve kişileri İstanbul’un kenar semtlerinden seçen yazar, bu öykü ve romanlarında İstanbul’un yoksul mahallelerinde yaşayan, fabrikalarda çalışan, kimi kez kötü yola sürüklenen, yoksulluktan kurtulmak için her türlü yola başvuran insanların hikâyelerini anlattı. Bunlar büyükşehrin yoksul insanları, göçmenler, suça itilen çocuklar, hem işte hem evde çalışan kadınlar ve geçim sıkıntısı çeken küçük memurlardı.

Orhan Kemal öykü, roman, oyun gibi eserlerin yanında çok sayıda senaryo da yazdı. 1963 yılında “Senaryo Tekniği” adlı bir de kitabı yayınlandı. Nazım Hikmet’le Bursa Cezaevinde geçirdiği tutukluluk yıllarını “Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl” adlı anı kitabında anlattı.

Orhan Kemal’in sahnelenmiş beş tiyatro oyunu vardır. Bunlar; 1960 yılında sahnelenen “İspinozlar (Yalova Kaymakamı)”, 1962’de sahnelenen“72. Koğuş”, 1968’de sahnelenen “Eskici Dükkânı”, 1969’da sahnelenen “Bekçi Murtaza” ve 1970’te ölümünden sonra sahnelenen “Kardeş Payı”dır.

Orhan Kemal, 1958’de “Kardeş Payı” ile “Sait Faik Hikâye Armağanı” aldı. “72. Koğuş” ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından 1967 yılının “En İyi Oyun Yazarı” seçildi. 1969’da “Önce Ekmek” ile “Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü”nü ve ikinci kez “Sait Faik Hikâye Armağanı”nı kazandı.

Eserlerinde toplumsal gerçekleri, birey-toplum ilişkisi çerçevesinde, gözlemlere dayanarak sade, yalın bir dille yansıttı. Sıradan insanların yaşamlarını bireyselliğe indirgemeden, çevreyle ve birbiriyle ilişkileri içersinde dile getirdi. Eserlerini sadece düş gücüyle değil, yaşadığı ve tanık olduğu olayları zihninde yeniden canlandırarak ve kurgulayarak meydana getirdi.

Orhan Kemal’in hikâyeleri belli bir olay çerçevesinde serim düğüm çözüm ekseninde gelişmez, hayattan bir kesit anlatılır. Hikâyeler beklenmedik bir sonla bitmez, sonucu içinde barındırır.

Yazarın ilk hikâyesinden başlayarak çalışan insana büyük önem verdiği görülür. İlk hikâye kitabı “Ekmek Kavgası”ndan itibaren fabrika işçilerinin, ırgatların, küçük memurların, seyyar satıcıların yaşam mücadelesini anlatır.

Yazarın sonraki yıllarda İstanbul’da yazdığı hikâyelerde ise büyükşehre göçmüş kırsal kesim insanlarının bu yeni ortama ayak uydurabilme mücadelesi görülür. Hikâyelerdeki kişiler sosyal statülerine uygun, şive özellikleri korunarak, yerel dille konuşturulmuştur. Yazar, hikâyelerinde kişiler aracılığıyla toplumun sosyal ve ekonomik durumu yansıtılmıştır. Eserlerinin kahramanları; yaşam mücadelesi veren dilenciler, kötü yola düşen kadınlar, çalışan küçük çocuklar, işten atılan memurlar, hapiste yatanlar ve köyünü bırakıp çalışmaya gelen gurbetçilerdir.

Orhan Kemal, birçok yazar gibi eserlerinde otobiyografik öğelere de yer verir. Ancak bu olgu, yazarın salt anılarını anlattığı eserler olması biçiminde değerlendirilemez. Çünkü yazar, sadece yaşadıklarını anlatmayıp kendi gerçeğini bir toplum olayı, toplumsal bir sorun biçiminde ortaya koyar. Bakış açısı realist, bazen de natüralist izler taşır. Kahramanların yaşamlarını, sorunlarını, iç dünyalarını yansıtırken umutlu bir yaklaşım gösterir. Eserlerinin hemen hepsinde toplumsal çelişkileri ustaca vurgular.

Bir diyalog ustası olan yazar, eserlerindeki kişileri hem iyi hem de kötü yönleriyle yansıtır. Kişilerin karakterlerini olay içersinde belirler; onları doğal bir biçimde canlandırır ve konuşturur. Uzun betimlemelere ve gereksiz ayrıntılara girmez.

Orhan Kemal’in sanata ve sanatçıya bakış açısı düşünce yapısıyla paralel gelişir. Kendisini bir “yazı ırgatı” olarak gören yazar, içinde yaşadığı toplumun sorunlarını gerçekçi bakış açısıyla yansıtır. O, toplumla sanatçı ilişkisini doktorla hastası arasındaki ilişkiye benzetir ve sanatçının bir bilim adamı, bir düşünür olduğunu dile getirir. Sanatçının toplumun geleceği endişesini içinde taşıyarak her şeyden önce bir fikir adamı olması gerektiğine inanır. Yazara göre sanatçı sosyal gelişme ve değişmelere karşı düşündürücü, yol gösterici olmalıdır. Çünkü sanat ile sosyal yaşam ayrılmaz bir bütündür.

Eserleri

Hikâye
Ekmek Kavgası (1949)
Sarhoşlar (1951)
Çamaşırcının Kızı (1952)
72. Koğuş (1954)
Grev (1954)
Arka Sokak (1956)
Kardeş Payı (1957)
Babil Kulesi (1957)
Dünyada Harp Vardı (1963)
Mahalle Kavgası (1963),
İşsiz (1966)
Önce Ekmek (1968)
Küçükler ve Büyükler (1971)
Roman
Baba Evi (1949)
Avare Yıllar (1950)
Murtaza (1952)
Cemile (1952)
Bereketli Topraklar Üzerinde (1954)
Suçlu (1957)
Devlet Kuşu (1958)
Vukuat Var (1958)
Gâvurun Kızı (1959)
Küçücük (1960)
Dünya Evi (1960)
El Kızı (1960)
Hanımın Çiftliği (1961)
Eskici ve Oğulları (1962)
Gurbet Kuşları (1962)
Sokakların Çocuğu (1963)
Kanlı Topraklar (1963)
Bir Filiz Vardı (1965)
Müfettişler Müfettişi (1966)
Yalancı Dünya (1966)
Evlerden Biri (1966)
Arkadaş Islıkları (1968)
Sokaklardan Bir Kız (1968)
Üç Kâğıtçı (1969)
Kötü Yol (1969)
Kaçak (1970)
Tersine Dünya (1986)
Tiyatro
İspinozlar (1965)
72. Koğuş (1967)
Anı
Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl (1965)
İnceleme
Senaryo Tekniği ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar (1963)
Röportaj
İstanbul’dan Çizgiler (1971)

Genel Değerlendirme

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının önemli isimlerinden olan Yaşar Kemal, eserlerinde ele aldığı konularla, roman türüne getirdiği yeniliklerle ve dünya çapında aldığı pek çok ödülle adından sıkça söz ettirmiş yazarlarımızdan biridir. Eserlerinde genellikle sıradan insanları işleyen yazar, bu sayede her kesimden okuyucu kitlesine ulaşmayı başarmıştır.

EN ÇOK OKUNAN YAYINLAR

Kaldırımlar Şiiri İncelemesi

Sanat Şiiri İncelemesi

Otuz Beş Yaş Şiiri İncelemesi

Ben Sana Mecburum Şiiri İncelemesi

Çoban Çeşmesi Şiiri İncelemesi