Bereketli Topraklar Üzerinde Roman İncelemesi


Eser Hakkında

Orhan Kemal’in roman türündeki beşinci eseri olan “Bereketli Topraklar Üzerinde” Çukurova gerçeğini anlatmak amacıyla yazmayı planladığı romanlardan biridir. İlk olarak 1953 yılında “Dünya” gazetesinde tefrika edilen romanın birinci baskısı 1954 yılında “Remzi Kitabevi” yayınları arasında yerini alır. On yıl sonra romanın ikinci baskısı yapılır. Aradan geçen zaman içinde yazar roman üzerinde değişiklikler yapar. 288 sayfa olan roman 427 sayfaya çıkar. Roman, şehir yaşamının ezdiği köylünün geçinmek için yaşadığı çatışmalardan oluşur. Eserde Türk toplum yapısının dönemsel yansımaları ve maddi kaygılarla şehre göç etmek zorunda kalan insanların dramı anlatılır. Roman ilk baskısından itibaren edebiyat çevrelerinde geniş yankılar uyandırdı. Roman pek çok yayınevi tarafından basıldı. Ayrıca 1967 yılında Bulgaristan’da, 1971 yılında Fransa’da yayınlandı.

Romanın Özeti

Orta Anadolu’nun seksen evlik Ç. Köyünden, İflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali ve Köse Hasan Çukurova’da iş bulmak için yola koyulurlar. Bu üç arkadaş Çukurova’da fabrikası olduğunu bildikleri hemşerilerinin kendilerine iş vereceğini umut ederler. İçlerinden sadece Yusuf daha önce Sivas’ta çalışmış, diğerleri hiç şehir görmemişlerdir. Uzun ve zorlu bir tren yolculuğundan sonra Adana’ya gelirler hemşerilerinin fabrikasını bulurlar. Ancak hemşerileriyle bir türlü görüşemezler. Bunun üzerine son çare Yusuf kendini fabrika sahibinin arabasının önüne atar ve derdini anlatmayı başarır. Üç arkadaş da fabrikaya alınır. Irgatbaşı, Yusuf’u kirli kozaya, Köse Hasan’ı sulu kozaya, Pehlivan Ali’yi ise kırma makinesine yerleştirir. Üç arkadaş başka işçilerin de kaldığı ahırdan bozma bir eve yerleşir. Burada Köse Topal adında yaşlı biri, işçilerden topladığı paralarla yemek yapıp satmaktadır. Hidayetinoğlu denilen asalak biri ise bu evde yapılan yemeklerden faydalanır. Köse Topal, işçilerden topladığı paraların hepsini yemeklere harcamadığı gibi yemekleri gizlice başkalarına satmaktadır.

Üç arkadaş, köyden çok farklı olan şehrin zorlu yaşam koşullarında her şeye rağmen direnirler. Sulu kozada çalışan Hasan, fabrikanın ıslak ve soğuk ortamına dayanamayarak hastalanır. Yusuf ile Ali, kendilerinden haraç alan Irgatbaşı Macır Durmuş’u patrona şikâyet etmek isterler. Ancak odacı onları içeri almadığı gibi, her şeyi anlatan iki arkadaşın söylediklerini Irgatbaşı’na anlatırlar. Irgatbaşı onları işten kovar. İki arkadaş kendilerine inşaat işi teklif eden Laz Taşeron’a giderler. Laz Taşeron fırsattan istifade ederek onları daha önce teklif ettiğinden daha az bir yevmiyeyle çalışmaya mecbur bırakır. Bunun üzerine hasta arkadaşları Köse Hasan’ı ahırda bırakarak, oradan ayrılırlar. Ahırdan bozma evde hasta olarak yatan Hasan’ın artık Köse Topal’a verecek parası da kalmamıştır.

Pehlivan Ali, inşaatta, Ömer Zorlu’yla birlikte kireç söndürmede, İflahsızın Yusuf ise temel kazısında çalışmaya başlar. Ömer Zorlu’nun karısı Fatma, Ali’ye cilvelenir. Ali de Fatma’dan hoşlanır. Laz Taşeron, şantiye şoförü ve karısı Hayriye; Ömer Zorlu ve karısı Fatma birbirleriyle gayrimeşru ilişki içindedirler. Yusuf, Pehlivan Ali’yi bu ilişkiden vazgeçmesi için uyarır fakat Ail vazgeçmez. Bunun üzerine Yusuf, Kılıç Usta’nın yanına, Ali ise Ömer Zorlu’nun evine yerleşir. Bir süre sonra Yusuf, duvar ustalığını öğrendiği Kılıç Usta’nın inşaattan ayrılması üzerine onun yerine geçer. Bu arada Hidayetinoğlu, Yusuf’a Köse Hasan’ın öldüğü haberini getirir. Ali, Fatma’yı alıp kaçarak yeni bir maceraya atılır. Geldikleri çiftlikte Fatma, çiftliğin beyiyle birlikte olur. Kâtip Bilal de Fatma’yı elde etmek ister. Bunun için kendisine engel olarak gördüğü Ali’yi patoz işine gönderir. Ali, Hidayetinoğlu’yla birlikte patoz işinde çalışmaya başlar. Zorlu çalışma şartlarının yanında ağaların ve yandaşlarının ırgatlara karşı tutunduğu insanlık dışı davranışları huzursuz bir ortama yol açar. Bu haksızlıklara cesurca karşı çıkan Kürt Zeynel ve Halo Şamdin ırgatbaşı için büyük bir tehlikedir. Bu yüzden ırgatbaşı onları işten attırmak ister.

Çiftlik işçileri her koldan, haftalık yevmiyelerini almak için aç susuz şehre doğru yola çıkarlar. Fatma’yı bir türlü unutamayan Ali, onu şehirde bulmayı umar ancak bulamaz. Zeynel, Şamdin ve patoz ustası işten atılır. Ali ve Hidayetinoğlu, Yusuf’un çalıştığı fabrikaya giderler. Onu bulamazlar ama Yusuf’un usta olarak Ceyhan’a gönderildiğini öğrenirler. Ali, ırgatbaşının kızı Selvi’ye âşık olur.

Irgatlar harman yerine döner. Irgatbaşı, Zeynel’le Şamdin’in yaptığı koltukçuluk işini Ali ile Hidayetoğlu’na verir. İkisi de işe ayak uydurmayı başarır. Irgatbaşı ile Küçük Ağa’nın kışkırtmalarıyla iş akıl almaz bir tempoya ulaşır. Ali çalışma esnasında dengesini kaybederek patoz makinesine düşer. Küçük Ağa, Ali’yi arabasına alıp şehre götürmeyi reddeder. İşçilerin üzerine yürümesi üzerine oradan kaçıp gider. Ali, kan kaybından ölür. Irgatbaşından intikam almak isteyen Zeynel ve Şamdin gece yarısı harman yerine gelir, ancak onu bulamayınca harman yerini ateşe verirler.

İflahsızın Yusuf, köyüne dönmek için Ceyhan’dan Adana garına gelir. Burada Hidayetoğlu’ndan Ali’nin öldüğünü öğrenince yıkılır. Büyük bir üzüntü içersinde, köyde arkadaşlarını bekleyen ailelerine yaşananları nasıl izah edeceğini düşünür. İki arkadaşını da kaybeden Yusuf, usta olabilmenin ve hayalindeki gaz ocağını alabilmenin gururuyla köyüne döner. Köye geldiğinde olup bitenleri Hasan’ın karısı ve kızına anlatır. Ana kız evlerine dönerken Ali’nin nerde kaldığını öğrenmek için Yusuf’un evine giden anasını görürler.

Romanın Olay örgüsü

Anadolu’nun bir köyünden üç arkadaşın Çukurova’da iş bulma umuduyla yola çıkması

Üç kişiden biri olan Yusuf’un şehir hayatının farklı olduğunu bu nedenle birlik içinde hareket etmelerinin ve birbirlerinden ayrılmamalarının gerektiğini söylemesi

Üç arkadaşın, yolculuk boyunca trende tanıştıkları Veli ve Yunus Usta adındaki kişilerin anlattıklarını hayretle dinleyerek, şehir hayatı hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışmaları

Yusuf, Ali ve Hasan’ın hemşerileri hakkında anlattıklarını duyan Yunus ile Veli’nin de onlarla birlikte gitmeye karar vermesi ancak şehre gelince olayın iç yüzünü anlayıp onlardan ayrılmaları

Adana’ya geldikten sonra büyük bir şaşkınlık içinde sora sora hemşerilerinin fabrikasını bulmaları

Sıkıntılı bir günün ardından Yusuf’un fabrika sahibinin arabasının önüne atlaması ve arabaya alınmaları

Kendilerini fabrikanın farklı bölümlerine yerleştiren ırgatbaşının yevmiyelerinin bir kısmını almasından rahatsız olmaları ancak kabul etmek zorunda kalmaları

Ahırdan bozma bir eve yerleştikten sonra çok zor şartlar altında çalışmaya başlamaları

Kısa bir süre sonra Köse Hasan’ın çalışma şartlarından etkilenerek hasta düşmesi

Kaldıkları evden sorumlu Köse Topal’ın eve musallat olan Hidayetoğlu’ndan rahatsız olması.

Irgatbaşı Macır Durmuş’un yaptığı kesintileri fabrika sahibine iletmek isteyen Yusuf ile Ali’nin işten atılması

Hidayetoğlu’nun arkadaşları tarafından terk edilen ağır hasta Köse Hasan’a yardım etmesi.

Yusuf ile Ali’nin Laz Taşeron’un yanında inşaat işine başlaması

Ali’nin birlikte çalıştığı Ömer Zorlu’nun karısı Fatma’ya gönlünü kaptırması

Şantiye Şoförünün karısı Hayriye’nin Fatma’yı Laz Taşeron’a ayarlamaya çalışması

Yusuf’un, Ali’yi Fatma’dan vazgeçirmek için çaba sarf etmesi ancak bunda başarılı olamaması

Köse Topal’ın öldürülmesi üzerine ahırdan bozma evin kapatılması

Yusuf’un duvar ustası Kılıç’ın yanında usta olmak için gayret göstermesi

Laz Taşeron’la arası açılan Kılış Usta’nın işten ayrılması üzerine Yusuf’un onun yerine geçmesi

Ali ile Fatma’nın çiftliğe kaçması

Ali’nin Hidayetoğlu ile birlikte tarlada çalışmaya başlaması

Çiftlikte kalan Fatma’nın Kâtip Bilal ile ilişki yaşaması

Kâtip Bilal’ın, Fatma’dan yararlanmak için engel olarak gördüğü Ali’yi tarla işinden aldırması ve uzaktaki harman işine göndermesi. Daha sonra Ali’nin çiftlikten ayrılması

Harman yerinde ırgatbaşının haksızlıkları karşısında huzursuzluğun gittikçe büyümesi

Ali ile Hidayetoğlu’nun patoz işinde destekçilik bölümünde çalışmaya başlaması

Irgatların haftalık yevmiyelerini almak için şehrin yolunu tutması

Ali’nin Fatma’yı bir türlü aklından çıkaramayarak şehirde bulmayı umması ancak bulamaması

Şehre inen işçiler arasında bulunan ve sıtma hastalığına tutulan Fatma’nın kendisine hap veren ırgatla birlikte olması

Irgatbaşıyla konuştuktan sonra ağaların öncelikle patoz ustasını daha sonra Zeynel’i ve Şamdin’i işten atması

Ali ile Hidayetoğlu’nun iş istemek için Yusuf’un çalıştığı fabrikaya gitmeleri ve Yusuf’un Ceyhan’a usta olarak gönderildiğini öğrenmeleri

Irgatbaşının Ali ile Hidayetoğlu’na Zeynel ile Şamdin’in yerine koltukçu olacaklarını söylemesi, onların da bu işi kabul etmesi

Ali’nin ırgatbaşının kızı Selvi’ye âşık olması

Harman yerine dönüldükten sonra patoz makinesinde çalışan Ali’nin Selvi’yi köyüne götürme hayalleri kurması

Yeni gelen patoz ustasının zorlu çalışma şartlarına itiraz etmesi

Irgatbaşının kendi çıkarları için işi hızlandırması

Ali’nin demetlerle birlikte patoz makinesine düşmesi

Patoz ustasının diretmelerine rağmen arabasının kirleneceğini düşünen Küçük Ağa’nın Ali’yi hastaneye götürmeyi reddetmesi, tepkiler üzerine oradan kaçması

Aşırı kan kaybeden Ali’nin ölmesi

Patoz ustasının, tüm ırgatları jandarmaya doğru ifade vermeleri için uyarması

Kendilerine yapılan haksızlıkları bir türlü hazmedemeyen ve intikam almak için harman yerine gelen Zeynel ile Şamdin’in ırgatbaşını bulamayınca harman yerini ateşe vermeleri

Yusuf’un köyüne dönmek için Ceyhan’dan Adana garına gelmesi

Yusuf’un Sivas’a gidecek treni beklerken tren memuruyla sohbet etmesi

Yusuf’un tren istasyonunda Hidayetoğluyla karşılaşması ve Ali’nin öldüğünü öğrenmesi

Usta mertebesine ulaşabilmenin ve hayalindeki gaz ocağını alabilmenin gururunu taşıyan Yusuf’un tek başına köye dönmesi

Köye geldiğinde olup bitenleri Hasan’ın karısı ve kızına anlatması

Romandaki Kişiler

İflahsızın Yusuf

Yusuf, maddi sorunlarının çözümü için umudunu gurbete bağlayan ve iki arkadaşıyla birlikte Çukurova’ya çalışmaya giden yoksul bir köylüdür.

Karısının ve üç çocuğunun geçimini köyde geçici işlerde çalışarak sağlaması mümkün değildir. Çukurova’ya giden üç arkadaştan şehir görmüş olanı sadece Yusuf’tur. Çukurova’dan köye sağ olarak bir tek o dönmüştür.

Yusuf psikolojik olarak şehir yaşamına ayak uydurmayı başarabilmiştir. Bunda bireysel çıkarları söz konusu olduğunda daima alttan almayı bilmesinin rolü büyüktür. İşinin ustası olmak, okuma yazmayı öğrenmek için çaba gösterir. Gözü pek ve girişimci bir kişiliği vardır.

Yusuf, şehre geldiği ilk günden itibaren tutunma mücadelesine başlar. Terslenmelere, aşağılanmalara aldırmaz. Amacına ulaşmak için her türlü zorluğa katlanır. Çünkü kararlıdır. Şehrin gurbetçileri tüketme yolları olan içki, kumar, kadın gibi şeylerden uzak durur. Arkadaşlarının durumuna üzülür ancak kendini daha çok düşündüğü için onlar için pek bir şey yapmaz. Yusuf, arkadaşları gibi şehirde pek ezilmez, aranan bir duvar ustası olur, okuma yazmayı öğrenir.

Yusuf, şehirliyle hep ikiyüzlü bir ilişki içindedir. Önüne gelen engelleri hep bu ikiyüzlü ve kurnaz tavrıyla yener. Zamanla bu davranışlar onda kişilik halini alır.

Pehlivan Ali

Ali, çalışmak için Çukurova’ya giden üç arkadaştan biridir. Köyde iyi güreş tuttuğu için pehlivan lakabını almıştır. Geniş omuzlu, uzun boylu, kaslı, iri yapılı bir delikanlıdır. Fiziksel gücüne rağmen edilgen bir kişilik sergiler. Olaylar içersinde bireysel irade gösteremez. Kendisine yapılan her hakaret ve aşağılanmaya boyun eğer, sessiz kalır.

Ali, Yusuf gibi her şeye kolayca uyum sağlayan, dalkavukluk eden, kolayca yalan söyleyebilen biri değildir. Duygusal ve saf bir yapısı vardır. Bu saflığı ve bilinçsizliği başına gelen olaylarda işin iç yüzünü kavramasına engeldir.

Başlarda Hasan’a daha yakın görünen Ali, Yusuf’un teklifi üstüne Hasan’ı hasta yatağında kendi başına bırakmıştır. Ali, gurbette kalacağı sürenin bir an önce bitmesini ve geri dönmeyi ister. Şehir görmüş, para kazanmış olmanın gururuyla köyde dolaşmanın hayalini kurar. En zayıf yönü kadınlardır. Köy kadınlarıyla şehirli kadınları kıyaslar. Köyde bıraktığı sözlüsü şehirli kadınları görünce aklına bile gelmez. Şehirde Fatma ve Selvi adındaki kadınlarla ilişki yaşar. Ancak gerek fabrikada gerekse inşaatta çalışırken içki ve kumardan uzak durur.

Onun ölümü bireyin değişen sosyal ve ekonomik yapı içersinde ne kadar değersizleştiğinin bir göstergesidir. Ali, patoz makinesine ayağını kaptırınca Küçük Ağa, onu arabası kirlenir diye hastaneye götürmeyi reddeder ve Ali, hazin bir biçimde kan kaybından ölür.

Köse Hasan

Çukurova’ya çalışmaya giden üç arkadaştan biridir. Aralarında en sessiz, en edilgen kişiliğe sahip olandır. Evlidir. Hasan fabrikanın sulu koza bölümde sırılsıklam bir durumda çalıştırıldığı için hastalanır ve işe gidemez duruma gelir. Bu hastalık onun işten atılmasına neden olur. Ahırdan bozma evde son derece sağlıksız koşullarda ölümü beklemeye başlar. Yola çıktığı iki arkadaşı ise onu öylece bırakarak başka bir işte çalışmak üzere oradan ayrılırlar.

Köse Hasan, beklenildiği gibi ölür. Bu ölüm ilk yenilgiyi, ilk terk edilmişliği, ilk ezilmişliği temsil eder. Okuyucu Hasan’ın ölümüne tanık olmaz. Onun ölüm haberi, geçmiş bir olay olarak Hidayetoğlu’nun ağzından aktarılır.

Kılıç Usta

Yusuf’a duvar ustalığını öğreten Kılıç Usta, kırk beş yaşlarında, sağlam yapılı, kırpık bıyıklı biridir. Tonyalı bu usta beş çocuk babasıdır. İşlerinde ve düşüncelerinde dürüst, ahlaklı, ilkeli kalabilen nadir kişilerden biridir. Sağlam bir ahlaki yapıya sahip olan usta, insan onurunu öne çıkaran ifadeler kullanır. Bazen bilgece sözler eder. Asi ve onurlu bir yapıya sahiptir.

Zeynel

Zeynel, işçi haklarını savunan bilinçli bir işçidir. Patoz işinde koltukçu olarak çalışır. İnsanlık dışı davranışlara ve adaletsizliğe karşı çıkarak, cesur bir kişilik sergiler. Bu nedenle sermaye sahipleri tarafından hiç sevilmez, onlar için sürekli korku unsuru olur. Zeynel’in tepkileri toplumsal zorunluluğu kavramaktan uzaktır. Onun tepkileri daha çok haksızlığa tahammül edemeyen kişiliği ile ilgilidir.

Hidayetinoğlu

Başlarda işsiz, başkalarının sırtından geçinen, kumarcı, hırsız, kavgacı bir tip olarak karşımıza çıkan Hidayetinoğlu, ilerleyen zamanda işçi kimliğiyle kendini gösterir. O, bazen asalak, bazen hümanist, bazen de işbirlikçi tavırlar sergiler. Para için Köse Topal’ı öldürür, ancak arkadaşlarının hasta bırakıp gittiği Hasan’a yardımcı olur. Ayrıca Hasan’ın ve Ali’nin ölüm haberlerini Yusuf’a getiren odur.

Patoz Ustaları

Ustalar, romanda tecrübeli, nitelikli, bilgili işçilerin temsilcisi durumundadır. Bu ustalar yazarın sürekli kahramanlarındandır. Teknik bilginin sağladığı bir ayrıcalığa sahiptirler. Ustaların güçleri Çukurova tarımındaki yeni makineleşmeden kaynaklanmaktadır. Teknik bilginin zor bulunan bir nitelikte olması, ustaların toprak sahibi ağalar ve ırgatlar üzerindeki gücünü arttırmaktadır. Ustalar her ne kadar sistemli, amaçlı bir sınıf bilinciyle hareket etmeseler de üreten ve ürüne sahip olanlar arasındaki çatışmanın farkındadırlar.

Ağalar

Eserde karşımıza çıkan ilk ağa Çukurova’ya çalışmaya gelen üç arkadaşın hemşerimiz dediği fabrika sahibidir. Fabrika sahibi altmış yaşlarında, pörsük, yüzünde kıl kıl damarları olan biridir. Geniş kenarlı fötr şapkası, lacivert elbiseleri, rugan ayakkabıları vardır. Fabrika sahibi ağa Sivaslıdır. Ağa ayrıldığı köye çeşme ve yol yaptırmış, bazı çocukları okutmuştur. Hemşerisi olan üç kişiye fabrikada iş verir.

Ali ve Fatma’nın gittiği çiftliğin ve binlerce dönüm arazinin sahibi Büyük Ağa ve onun yeğeni Küçük Ağa romanda karşımıza çıkan diğer ağalardır. İki ağa da olaylarda çok az yer almasına rağmen belirgin özellikleriyle dikkat çekerler. Hukuk okuyan ve tifo geçirdiği için bir yıl fakülteye gidemeyen Küçük Ağa’nın kişiliği gelişmemiştir. Zevk ve eğlenceye düşkündür.

Her iki ağa da amele ve ırgatlarla şahsen muhatap olmazlar. Adamları aracılığıyla onları her anlamda sömürürler. Ağalar için malları, onları işleyerek zengin eden işçilerden daha değerlidir.

Kadınlar

Romanda adı geçen ilk kadın Yusuf’un “Osmanlı avrat” dediği emmisinin karısı Dudu’dur. Yusuf’un her fırsatta yengesinin namusluluğundan söz etmesine karşılık hakkında bazı dedikodular çıkmıştır.

Romandaki kadın karakterlerden şantiye şoförünün karısı otuz yaşlarında, esmer bir kadın olan Hayriye erkek düşkünüdür.

Romanda önceleri Ömer’in resmi nikâhsız karısı olarak karşımıza çıkan Fatma, kara gözlü, ince kaşlı, cilveli bir kadındır. Pek çok erkekle ilişkiye girer. Çiftlikte ve tarlada çalışır. En son sıtmaya tutulur ve perişan bir duruma düşer.

Diğer Kişiler

Şarkışlalı Yunus Usta, Veli, fabrika sahibinin şoförü, odacısı, fabrikanın Arnavut kapıcısı, çıçır kâtibi, çıçırda çalışan Güllü, mahalle bekçisi, Mustafa Çavuş, Laz Taşeron Rıza, Ömer Zorlu, Ali ile birlikte tarlada çalışan Aptal Kızı, ırgatbaşının kızı Selvi, şantiye şoförü, şantiye kâtibi, şantiye kantininin sahibi, Müteahhit Neşat Bey, Topal Durmuş, Laz Ziya, Zaza, bakkal Hamit Ağa, Kürt Cemşir, Gülizar, inşaat işçileri, Senem Bacı, Kürt Hürü, Halo Cafer, Kel Meryem, İncirlikli Asiye, Adıyamanlı Fatma, Hüseyin Boşboğaz, Çocuk Fethi, Kürt Haydar, Çaycı Karamaça Veysel, Yasin, Kemal Cesur, Hediye, jandarma onbaşısı, istasyon memuru, Topsakalın Durmuş, Yusuf’un karısı ve çocukları, Köse Hasan’ın karısı ve küçük kızı, Pehlivan Ali’nin annesi ve sözlüsü…

Mekân

Olayların yaşandığı mekân geniş anlamıyla “Adana”dır.

Diğer mekânlar ise şöyle sıralanabilir: Orta Anadolu’nun seksen evlik Ç. Köyü, köyün tren istasyonu, tren, Dörtyolağzı, İnönü Meydanı, Taşköprü, Kuruköprü, işçi mahallesi, Ötegeçe, Kalekapısı, ırgat pazarı, Taşçıkan sokağı, Adana Garı, çiftlik, tarla, harman yeri, kooperatif, Ziraat Bankası, fabrika, ahırdan bozma ev, inşaattaki baraka, Ömer Zorlu’nun evi, kahvehaneler, bakkallar kantinler

Romanda geçen mekânların bazıları sadece isim olarak geçerken bazıları ise basitçe tasvir edilir.

Romanın ilk ve aynı zamanda geçici mekânı trendir. Tren yolculuğu, ilk defa şehre gidecek olan üç arkadaş için bir deneyim yeridir. Trende tanıştıkları kişiler onlara şehir ve fabrika hakkında bilgiler verir.

Adana, o yıllarda tarım endüstrisinin gelişmeye başladığı bir şehirdir. Anadolu’nun çeşitli köylerinden, çalışmaya gelen işçilerin on binlerce dönüm arazinin pamuklarını işleyen fabrikaların yeni üretim-tüketim biçimlerine ayak uyduramayıp sosyal ve ekonomik durumları sarsılanların mekânıdır. Aynı zamanda yeni türeyen yarı köylü yarı şehirli zenginlerin de mekânıdır.

Romanda tarla, fabrika, inşaat gibi çalışma mekânları da hem fiziksel hem de işlevsel olarak kapalı niteliklere sahiptir. Rüşvet, sömürü, aşağılama ile insani değerlere yapılan saldırılar bu mekânları kuşatmıştır.

Tarla, anlatılan olayların bütün ağırlığını taşıyan, yoksulluğun vardığı noktaları gösteren canlı ve oldukça etkili bir işleve sahiptir. Geniş arazinin bir yerinde çapa yapılırken başka bir yerinde buğday sapları patoz makinesine verilir. Romanda gerilimi arttıran en önemli olaylar bu harman yerinde meydana gelir.

Fabrika, hem hedef hem de korkulan mekân konumundadır. Fabrikanın tanıtıldığı bölümlerde güçlü bir gözlem söz konusudur.

Romanda geçen bir diğer mekân olarak yer alan inşaat da olay ve kişilerin geleceğinde önemli bir yere sahiptir. Yusuf, duvar ustalığını burada öğrenir.

Romanda geçen diğer mekânlar manzara ve dekor biçiminde tasvir edilmiştir.

Zaman

Olaylar sonbaharda başlar ve kronolojik olarak anlatılan yaklaşık bir yıllık süreyi kapsar. Bu süre içinde yer yer geriye dönüşler, şimdiki zamana ait anlatımlar ve gelecekle ilgili hayaller ile üç boyutlu bir hal alır. Daha çok hatırlayışlardan ibaret olan geriye dönüşler ayrıca yaşamın gerçekleriyle bağlantılı psikolojik tahliller de içerir. İleriye dönük zaman kişilerin kurduğu hayallerde kendini gösterir.

Olayların akışı, zamanda atlamalar ve özetlemeler yoluyla sağlanırken, diyaloglarda haber verme biçiminde aktarıldığı görülür. Ayrıca “gece yarısı, ertesi gün, yarım saat sonra, sabahın altısında, yarın, öbür gece, birkaç hafta sonra, günler geçiyor, saatler geçtikçe” gibi zaman ifadeleriyle olaylara ve durumlara süreklilik kazandırılır.

Tema

Eserde emek-sömürü çatışması; ezen-ezilen, köylü-şehirli, zengin-yoksul ekseninde işlenir. Köylerinden Adana’ya büyük umutlarla çalışmaya gelen insanların sömürülüşleri ve yaşadıkları zorluklar romanın temasını oluşturur.

Dil ve Anlatım

Roman, olayların dışında üçüncü şahıs tarafından “ilahi bakış açısı” ile anlatılmıştır. Anlatıcı sınırsız görme ve bilme yetisiyle; yaşantıları, çatışmaları, sevinçleri, üzüntüleri, acı ve mutlulukları bilen konumundadır.

Anlatıcı, olaylarda hiç görülmeyen kişiler hakkında da bilgi sahibidir. Her şeyi bilmesine rağmen genellikle gözlemci rolünde kalmayı tercih eder. Kişilerin yaptıklarını yorumlamaz, yargılamaz.

Anlatıcı tarafsız bir kişiliğe sahiptir. En çarpıcı olaylar, en çirkin durumlar ve adaletsiz uygulamalar olurken bile araya girmez. Herkese aynı mesafede durur.

Yazar romanında “diyalog (karşılıklı konuşma)”, “iç diyalog”, “iç monolog (iç konuşma)” gibi anlatım tekniklerinden yararlanır. Bu diyalogların eser boyunca çok sık kullanıldığı görülür. Romanda olayların akışı, kişilerin ruh hali, korkuları, endişeleri, kurdukları hayaller, birbirleri hakkında ne düşündükleri büyük ölçüde diyaloglardan ve iç konuşmalardan öğrenilir. Yazarın, kişileri ve toplumu, konuşmalar yoluyla olduğu gibi yansıtma eğilimi, gerçekçilik anlayışının bir sonucudur.

Romanda diyalog tekniği dışında, düz anlatım ve özetlemelere de yer verilir. Yazar bu tarz anlatım tekniklerine, genellikle olayın geçtiği mekânı tanıtmak veya bir şekilde adı geçen kişiler hakkında bilgi vermek için başvurur.

Romanda yazarın konuşma ağırlıklı, doğal, sade ve açık bir dil kullandığı görülür. Roman kahramanları; halkın kullandığı deyimlerle, yerel ağızla ve gündelik dille konuşur. Romanda küfürlü, argolu konuşmalar dikkat çeker.

Yazar, romanın anlatımında akıcılığı sağlamak için şiir ve düzyazıyı birlikte kullanma yoluna gider; şarkı ve türkülere yer verir.

Yazar romanında birçok anlatım türü kullanır. Bunlar; “öyküleyici anlatım”, “betimleyici anlatım”, “açıklayıcı anlatım”, “tanımlayıcı anlatım” ve “karşılaştırmalı anlatım”dır.

Yazarın romanında pekiştirme, güçlendirme ve kavramları zenginleştirme gibi işlevlere sahip ikilemeleri (efkârlı efkârlı, çalımlı çalımlı, sine sine, dalıp dalıp) sıkça kullandığı görülür.

Halkın konuştuğu ve anladığı dille yazmaktan yana olan yazarın, romanında halkın kültür yapısını göstermek amacıyla atasözleri ve deyimler kullandığı görülür.

Yazar Hakkında - Orhan Kemal

Orhan Kemal, gözlemci yapısı, sade ve akıcı dili, toplumcu gerçekçi bakış açısıyla edebiyatımızda derin izler bırakan yazarlarımızdan biridir.

Hayatı

Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde eğitimli bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’dür. Babası Abdülkadir Kemali Bey, Darülfünunda hukuk eğitimi almış, daha okul yıllarında “İttihat ve Terakki Fırkası”na katılmıştır. Annesi Azime Hanım ise Rüştiyeyi bitirmiş, iki yıl da ilkokul öğretmenliği yapmıştır.

Orhan Kemal’in çocukluğunun ilk yılları Adana’da geçti. 17 Aralık 1918’de Tarsus, Ceyhan ve Adana Fransız kuvvetleri tarafından işgal edildi. Abdülkadir Kemali Bey, ailesini daha güvenli gördüğü Niğde’ye, ardından da Konya’ya götürdü.

Konya’da kaldığı dönemde Delibaş isyanına şahit olan Orhan Kemal, ayaklanmanın oluşu ve bastırılmasıyla ilgili anılarını “Baba Evi” adlı romanında ayrıntılarıyla anlattı. Babası Kuvayımilliye hareketine katıldığı için sık sık Ankara’ya gidiyordu. 2 Ekim 1920’de başlayan Delibaş ayaklanması Kuvayımilliyecilerin 6 Ekim’de Konya’ya girmesiyle son buldu. Babası 1920-1923 döneminde Büyük Millet Meclisinde Kastamonu milletvekili olarak görev yaptı.

Aile, 1923 yılında Adana’ya döndü. Abdülkadir Bey, Ceyhan’da çiftçiliğe başladı. Aynı dönemde “Toksöz” gazetesini çıkardı. Gazetedeki bir yazısından dolayı İstiklal mahkemesine verildi. Gazete kapatıldı. Abdülkadir Bey, on bir ay tutuklu kaldı. 26 Eylül 1930’da Adana’da “Ahali Cumhuriyet Halk Fırkası”nı kurdu. Bir basımevi satın alıp “Ahali” gazetesini çıkarmaya başladı.

Babasının siyasetle bu kadar ilgili olmasına karşın Orhan Kemal, gençlik yıllarının da etkisiyle bu dönemde babasının yaptıklarına pek ilgi duymadı. O yıllarda biraz sorumsuz, biraz da uçarı bir hayat yaşadı.

Abdülkadir Bey, bir süre hükümete karşı muhalefetini sürdürse de aldığı duyumlar üzerine Suriye’ye kaçtı. Babanın evden gitmesiyle aile sıkıntılı günler yaşamaya başladı. Orhan Kemal, annesi ve kardeşleriyle birlikte babasının yanına Beyrut’a gitti. Bu nedenle orta son sınıftaki öğrenimini yarım bırakmak zorunda kaldı. Abdülkadir Bey, Lübnanlı olmadığı için avukatlık yapamadı ve zor günler yaşadı.

Orhan Kemal, İbrahim Efendi adlı bir tanıdığın yardımıyla basımevine işçi olarak girdi. Basımevindeki görevi kâğıt kesme makinesinin kolunu çevirmekti. Kol kuvvetine dayanan bu işte oldukça zorlandı. İlk aşkıyla basımevinde çalıştığı yıllarda karşılaştı. Âşık olduğu Eleni, basımevinin yanında bulunan çikolata fabrikasında çalışan bir Rum kızıydı. Eleni ile aşkı uzun sürmedi, çünkü kız işten çıkarıldı. Orhan Kemal, onu bir daha göremedi ancak Eleni, onun sosyal uyanışındaki ilk kıvılcım oldu.

Orhan Kemal, dilini bilmediği bir ülkede arkadaşlarından uzakta daha fazla kalmak istemedi, 1932 yazında babasının da izniyle tek başına Adana’ya döndü. Burada yine bir işçi kıza gönül verdi. Ancak kız onun öncelikle okumasını istiyordu. Bu nedenle öğrenimini tamamlamak amacıyla İstanbul’a halasının yanına gitti. Bir süre sonra sevgilisinin başkalarıyla gezdiği haberini aldı. Bunun üzerine Adana’ya döndü. Böylece hem İstanbul’daki öğrenimini yarım bıraktı hem de sevgilisini kaybetmiş oldu. Adana’da bir süre işsiz güçsüz dolaştı, futbol oynadı, kahvehanelerde vakit geçirdi. Bu yıllarda oluşan kahve kültürünün, yazarın hayatında önemli bir yeri oldu.

Hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığı bu yıllarda kitaplarla tanıştı. Bilinçli işçi arkadaşlar edindi. Bu sayede okuma alışkanlığı kazandı. Milli Mensucat Fabrikasında işe girdi. Önce kâtiplik yaptı, daha sonra ambar memurluğuna verildi. Fabrikada çalıştığı yıllarda yaşadığı ve gözlemlediği pek çok şey eserlerine yansıdı. Fabrikada çalışanlar arasında Nuriye adında güzel bir göçmen kızı vardı. Ailesinin de izniyle 1937 yılında onunla evlendi. Nuriye, evlendikten sonra fabrikadaki işinden ayrıldı. Oysaki o dönemlerde geçim sıkıntısı çekiyorlardı.

Orhan Kemal, memur olarak çalıştığı sırada tüccarlık yapan Hilmi Efendi’nin yolsuzluk teklifini reddetti. Bunun üzerine Hilmi Efendi, ona iftira atarak işten atılmasına neden oldu. Böylece daha evleneli bir yıl bile olmadan işsiz kaldı.

1938’de Niğde’ye askere gitti. Tezkere almasına kırk gün kalmışken bir ihbar üzerine tutuklandı. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle beş yıl hüküm giydi ve Kayseri Hapishanesine gönderildi.

İlk şiirlerini Kayseri Cezaevinde yazmaya başladı. Hece ölçüsüyle yazdığı bu şiirler, hapiste olmanın verdiği acıyla ve özlemle yazılmış romantik şiirlerdi. “Duvarlar” adlı şiiri “Yedigün” adlı dergide Reşat Kemal adıyla yayınlandı. Yazdığı diğer şiirleri “Yedigün” ve “Yeni Mecmua” dergilerinde yayınlandı.

Babası sekiz yıl sürgünde kaldıktan sonra 1939 yılında Adana’ya döndü. Ağır Ceza Reisliğine atanınca oğlunun önce Kayseri cezaevinden Adana cezaevine oradan da Bursa cezaevine naklini sağladı. Bursa’da bulunmak Orhan Kemal için büyük bir şans oldu. Aralık 1940’ta Nazım Hikmet, Çankırı cezaevinden Bursa cezaevine nakledildi. Orhan Kemal, Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyor ve ona büyük hayranlık duyuyordu, ancak bir gün onunla tanışacağını aklına bile gelmemişti. Böylece hapishanede Nazım Hikmet’le 3,5 yıl sürecek oda arkadaşlığı başlamış oldu.

Nazım Hikmet, Orhan Kemal’in şiirlerini beğenmedi ancak onunla yakından ilgilendi ve bir nevi öğretmenlik yaptı. Programlı olarak felsefe, edebiyat, toplum bilim, siyaset bilim ve Fransızca çalıştırdı. Orhan Kemal, şiir yazmanın yanında düzyazı çalışmaları da yapıyordu, ancak bunlar deneme niteliğindeydi. Nazım, bir gün onun çalışmaları arasında bir roman denemesi gördü ve çok beğendi. Anlatımını sade ve akıcı bularak onu düzyazıya yönlendirdi. Düzyazıya geçmesi Orhan Kemal için bir dönüm noktası oldu.1939 yılında hikâye yazmaya başlayan Orhan Kemal, kendini geliştirdi ve 1940 yılında roman yazmaya yöneldi.

Orhan Kemal’in yayınlanan ilk hikâyesi 1940 yılında “Yeni Edebiyat” dergisinde çıkan “Balık” adlı hikâyesidir. Bu dönemde hikâye türü Türk edebiyatında oldukça yaygındı. Memduh Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay hep bu dönemde yetişmiş hikâye yazarlarıydı.

Orhan Kemal, 26 Eylül 1943’te tahliye olunca memleketi Adana’ya döndü. Bir taraftan sevdiklerine kavuşmanın sevincini yaşarken diğer taraftan da hem ustası hem de arkadaşı Nazım Hikmet’ten ayrılmanın hüznünü yaşadı. Adana’da karısı ve kızıyla birlikte dayısının evinde tek göz bir odaya yerleşti. Adana’da sürekli bir iş bulamadı. Toprak taşıma işinde, demiryollarında ve nakliyat ambarında kısa sürelerle çalıştı. Bu sıralarda ikinci çocuğu oldu. Adını Nazım koydular.

Adana’da iş bulamayınca varını yoğunu satarak Malatya’ya gitti. Malatya Mensucat Fabrikasında iş buldu, ancak askerliğini tamamlayamadığı için işe alınmadı. 1945 yazında eksik kalan 35 gününü tamamlamak üzere askere çağrıldı. Kilis’e gitti ancak 35 günün sonunda terhis edilmek yerine sürgüne gönderildi. 26 Ekim 1946 da serbest bırakıldı. Askerden dönünce bir arkadaşıyla birlikte sebze nakliyatçılığına başladı. Yolladığı sebzelerin parası gelmeyince bu işi de bıraktı. Adana “Verem Savaş Derneği”nde memur olarak çalışmaya başladı ancak bu işi de uzun sürmedi ve bir yıl sonra tekrar işsiz kaldı.

Orhan Kemal’in 1944 ve 1945’te “Varlık” dergisinde hikâyeleri yayınlandı. Aynı yıl “Varlık” dergisinin yaptığı ankette okurlar tarafından “en beğenilen hikâyeci” seçildi. Yazarın hikâyeleri “Gün”, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Yığın” ve “Yaprak” dergilerinde de yayınlandı. 1948’de “Seçilmiş Hikâyeler” dergisi biyografisini, 1949 yılında “Varlık” dergisi iki kitabını birden yayınladı.

Orhan Kemal’in ilk kitabı “Ekmek Kavgası” edebiyat çevrelerinden olumlu eleştiriler aldı. “Küçük Adamın Notları” başlığı altında yayınlanan iki romanı ise eleştirmenleri ikiye böldü. Kimi eleştirmenler bu romanları büyük bir gelişme olarak görürken, kimileri uzun hikâye, kimileriyse anı olarak değerlendirdi. Ancak bu iki roman okurlar arasında geniş bir ilgi uyandırdı.

1940’lı yıllarda Adana’da çeşitli işlerde çalışan fakat bir türlü uzun süreli işte kalamayan Orhan Kemal’in bakmak zorunda olduğu üç de çocuğu vardı. Bu nedenle İstanbul’a gidip kalemiyle hayatını kazanmaya karar verdi. 17 Nisan 1950’de eşi ve çocuklarıyla İstanbul’a geldi. Üç aydan fazla bir arkadaşının evinde kaldıktan sonra Fener’de bir ev bularak buraya taşındı.

Orhan Kemal, her gün kolunun altına sıkıştırdığı hikâyeleriyle “Babıâli”ye gidip hikâyelerini basacak bir yayınevi aradı. Bu dönemde İstanbul’a geldiğine pişman oldu, ancak Adana’ya dönmek de çare değildi. Yaşadığı sıkıntılara rağmen geçimini yazarak kazanmak konusunda kararlıydı. Her gün düzenli olarak yazmaya devam etti. Yazdıklarını yayınevlerine, dergilere kendisi gidip gösterdi. İstanbul’a geldikten sonra dergilerde hikâyeleri daha fazla çıkmaya başladı. Romanları gazetelerde tefrika olarak yayınlandı. Aynı romanlar daha sonra kitap olarak basıldı.

İlk olarak 1952’de “Vatan” gazetesinde tefrika olarak yayınlanan “Murtaza” adlı romanı kitap olarak basıldı. 1953 yılında “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanı “Dünya” gazetesinde yayınlandıktan sonra 1954’te kitap olarak basıldı. Eser basında büyük yankılar uyandırdı.

Orhan Kemal, bu döneminde yoğun bir çalışma temposu içine girdi. Her sabah dörtte kalkıp öğleye kadar yazıyor, öğleden sonra yazdıklarını yayınlatabilmek için yayınevlerine gidiyordu. 1956 yılında altı kitabı basıma hazır hale geldi. Ancak bunların hepsini yayınlatma imkânı olmadı.

Orhan Kemal, geçimini kaleminden sağlayan biri olarak bunu sadece para için yapmadı. Kalemini hiçbir zaman istemediği konular doğrultusunda kullanmadı. Bunca eser vermesine karşın, geçim sıkıntısı çekmeye devam etti.

1957 yılında “Sait Faik Hikâye Ödülü”nü aldı. Roman ve hikâyeleri yayınlanmaya devam etti. Bu arada senaryo yazma çalışmalarına da başladı. Önce bu konuda araştırma yapan yazar, bununla ilgili bir de kitap yazdı. Senaryo yazımı yazar için yeni bir geçim kaynağı oldu. Son dönemlerinde geçim sıkıntısı hafifleyen yazar, oyunlarından eline geçen parayla Basınköy’de bir daire aldı. Böylece yıllarca süren kira derdinden kurtuldu.

1967 yılında denize girerken kalp krizi geçirdi. Denizden dönünce bir kriz daha geçirdi. Arkadaşları onu hemen hastaneye götürdü. Hastanede iki hafta kaldıktan sonra taburcu oldu. Doktorlar uzun süre dinlenmesini önerdi ancak o buna uymadı.

1968’de Ankara Sanat Tiyatrosunda 372 kez temsil edilen “72. Koğuş” ona “Yılın En Başarılı Oyun Yazarı” ödülünü getirdi. Aynı yıl içinde birkaç ameliyat geçirdikten sonra 1969 yılında bir ay kadar hastanede yatmak zorunda kaldı. Aynı yıl uzun bir süre kendisine verilmeyen pasaportunu alarak Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak eşiyle birlikte Moskova’ya gitti. Orada bir kanama geçirerek hastaneye kaldırıldı. Tedavisi bitmeden İstanbul’a döndü.

1970 yılının ilk aylarında sağlığı düzelir gibi oldu. Eşiyle birlikte Bulgaristan’a gitti. Babaannesinin soyunun bulunduğu yerleri gezerek notlar aldı. Durumu ağırlaşınca hastaneye kaldırıldı. Burada 2 Haziran 1970’te hayata gözlerini yumdu.

Edebi Kişiliği

Orhan Kemal, yazı hayatına şiirle başladı. İlk şiiri hapishanede bulunduğu 1939 yılında, Reşat Kemal adıyla yayınlandı. Yine o dönemde yazdığı birçok şiir ve hikâyesi Orhan Raşit ve Orhan Kemal imzalarıyla çeşitli dergilerde yayınlandı. Yazar daha sonra öykü ve romanlarında Orhan Kemal adını kullandı ve bu adla tanındı. İlk öyküsü “Balık” 1940 yılında “Yeni Edebiyat” gazetesinde yayınlandı.

Orhan Kemal, ilk öykü kitabı “Ekmek Kavgası” ve “Küçük Adamın Notları başlığı altında yayınladığı otobiyografik roman dizisiyle yaygın bir üne kavuştu. Bu roman dizisinin ilki olan “Babaevi”nde yazar çocukluğunu, ailesinin dağılmasını ve yoksullaşmalarını, “Avare Yıllar”da Adana’da zor şartlarda geçen gençlik yıllarını, fabrika işçiliğini, “Cemile”de Yugoslav göçmeni bir işçi kızla yaşadığı aşkı, “Dünya Evi”nde göğüs germek zorunda olduğu zorlu yaşam koşullarını, evliliğinin ilk yıllarını ve Adana’daki yaşam mücadelesini anlattı.

1952 yılında yayınlanan “Murtaza” romanında çizdiği gece bekçisi tiplemesi; görev anlayışı ve kişiliğiyle edebiyatımızın unutulmazları arasında yerini aldı. Yazar, “Murtaza” romanındaki mizahi anlatımını “Müfettişler Müfettişi”, “Üç Kâğıtçı” ve ölümünden sonra yayınlanan “Tersine Dünya” adlı romanlarında da sürdürdü.

1954 yılında yayınlanan öykü kitabı “72. Koğuş”ta anılarına ve gözlemlerine dayanarak; o dönemin cezaevlerinde yaşanan zor şartları, insanlar üzerindeki yıpratıcı etkisini ve mahkûmlar arasındaki ilişkileri işledi.

Öykü ve romanlarında ele aldığı kişilerin temiz ve aydınlık yönlerini öne çıkarmaya çalışan, yaşanan acı gerçekleri ortaya koyarken bile umudunu kaybetmeyen yazar, roman alanındaki en olgun ürününü 1954 yılında yayınlanan “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanıyla verdi. Adana’daki tarım ve fabrika işçilerinin dünyasına eğilen bu romanında Çukurova’ya akın eden gurbetçilerin yüz yüze kaldıkları sömürü düzenini, sanayileşmeye geçiş süreci çerçevesinde anlattı. Bunu takip eden “Vukuat Var”, “Hanımın Çiftliği”, “Eskici ve Oğulları”, “Kanlı Topraklar” ve “Kaçak” adlı romanlarında ise Çukurova’daki yaşamı farklı yönleriyle yansıttı.

Orhan Kemal’in, “Grev”, “Arka Sokak”, “Babil Kulesi”, “Kardeş Payı”, “Dünyada Harp Vardı”,  “Önce Ekmek” adlı öykü kitaplarıyla; “Suçlu”, “Serseri Milyoner”, “Devlet Kuşu”, “El Kızı”, “Gurbet Kuşları”, “Sokakların Çocuğu”, “Bir Filiz Vardı”, “Yalancı Dünya”, “Evlerden Biri”, “Sokaklardan Bir Kız”, “Kötü Yol” adlı romanları ardı ardına yayınlandı. Konu ve kişileri İstanbul’un kenar semtlerinden seçen yazar, bu öykü ve romanlarında İstanbul’un yoksul mahallelerinde yaşayan, fabrikalarda çalışan, kimi kez kötü yola sürüklenen, yoksulluktan kurtulmak için her türlü yola başvuran insanların hikâyelerini anlattı. Bunlar büyükşehrin yoksul insanları, göçmenler, suça itilen çocuklar, hem işte hem evde çalışan kadınlar ve geçim sıkıntısı çeken küçük memurlardı.

Orhan Kemal öykü, roman, oyun gibi eserlerin yanında çok sayıda senaryo da yazdı. 1963 yılında “Senaryo Tekniği” adlı bir de kitabı yayınlandı. Nazım Hikmet’le Bursa Cezaevinde geçirdiği tutukluluk yıllarını “Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl” adlı anı kitabında anlattı.

Orhan Kemal’in sahnelenmiş beş tiyatro oyunu vardır. Bunlar; 1960 yılında sahnelenen “İspinozlar (Yalova Kaymakamı)”, 1962’de sahnelenen“72. Koğuş”, 1968’de sahnelenen “Eskici Dükkânı”, 1969’da sahnelenen “Bekçi Murtaza” ve 1970’te ölümünden sonra sahnelenen “Kardeş Payı”dır.

Orhan Kemal, 1958’de “Kardeş Payı” ile “Sait Faik Hikâye Armağanı” aldı. “72. Koğuş” ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından 1967 yılının “En İyi Oyun Yazarı” seçildi. 1969’da “Önce Ekmek” ile “Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü”nü ve ikinci kez “Sait Faik Hikâye Armağanı”nı kazandı.

Eserlerinde toplumsal gerçekleri, birey-toplum ilişkisi çerçevesinde, gözlemlere dayanarak sade, yalın bir dille yansıttı. Sıradan insanların yaşamlarını bireyselliğe indirgemeden, çevreyle ve birbiriyle ilişkileri içersinde dile getirdi. Eserlerini sadece düş gücüyle değil, yaşadığı ve tanık olduğu olayları zihninde yeniden canlandırarak ve kurgulayarak meydana getirdi.

Orhan Kemal’in hikâyeleri belli bir olay çerçevesinde serim düğüm çözüm ekseninde gelişmez, hayattan bir kesit anlatılır. Hikâyeler beklenmedik bir sonla bitmez, sonucu içinde barındırır.

Yazarın ilk hikâyesinden başlayarak çalışan insana büyük önem verdiği görülür. İlk hikâye kitabı “Ekmek Kavgası”ndan itibaren fabrika işçilerinin, ırgatların, küçük memurların, seyyar satıcıların yaşam mücadelesini anlatır.

Yazarın sonraki yıllarda İstanbul’da yazdığı hikâyelerde ise büyükşehre göçmüş kırsal kesim insanlarının bu yeni ortama ayak uydurabilme mücadelesi görülür. Hikâyelerdeki kişiler sosyal statülerine uygun, şive özellikleri korunarak, yerel dille konuşturulmuştur. Yazar, hikâyelerinde kişiler aracılığıyla toplumun sosyal ve ekonomik durumu yansıtılmıştır. Eserlerinin kahramanları; yaşam mücadelesi veren dilenciler, kötü yola düşen kadınlar, çalışan küçük çocuklar, işten atılan memurlar, hapiste yatanlar ve köyünü bırakıp çalışmaya gelen gurbetçilerdir.

Orhan Kemal, birçok yazar gibi eserlerinde otobiyografik öğelere de yer verir. Ancak bu olgu, yazarın salt anılarını anlattığı eserler olması biçiminde değerlendirilemez. Çünkü yazar, sadece yaşadıklarını anlatmayıp kendi gerçeğini bir toplum olayı, toplumsal bir sorun biçiminde ortaya koyar. Bakış açısı realist, bazen de natüralist izler taşır. Kahramanların yaşamlarını, sorunlarını, iç dünyalarını yansıtırken umutlu bir yaklaşım gösterir. Eserlerinin hemen hepsinde toplumsal çelişkileri ustaca vurgular.

Bir diyalog ustası olan yazar, eserlerindeki kişileri hem iyi hem de kötü yönleriyle yansıtır. Kişilerin karakterlerini olay içersinde belirler; onları doğal bir biçimde canlandırır ve konuşturur. Uzun betimlemelere ve gereksiz ayrıntılara girmez.

Orhan Kemal’in sanata ve sanatçıya bakış açısı düşünce yapısıyla paralel gelişir. Kendisini bir “yazı ırgatı” olarak gören yazar, içinde yaşadığı toplumun sorunlarını gerçekçi bakış açısıyla yansıtır. O, toplumla sanatçı ilişkisini doktorla hastası arasındaki ilişkiye benzetir ve sanatçının bir bilim adamı, bir düşünür olduğunu dile getirir. Sanatçının toplumun geleceği endişesini içinde taşıyarak her şeyden önce bir fikir adamı olması gerektiğine inanır. Yazara göre sanatçı sosyal gelişme ve değişmelere karşı düşündürücü, yol gösterici olmalıdır. Çünkü sanat ile sosyal yaşam ayrılmaz bir bütündür.

Eserleri

Öykü
Ekmek Kavgası (1949)
Sarhoşlar (1951)
Çamaşırcının Kızı (1952)
72. Koğuş (1954)
Grev (1954)
Arka Sokak (1956)
Kardeş Payı (1957)
Babil Kulesi (1957)
Dünyada Harp Vardı (1963)
Mahalle Kavgası (1963),
İşsiz (1966)
Önce Ekmek (1968)
Küçükler ve Büyükler (1971)
Roman
Baba Evi (1949)
Avare Yıllar (1950)
Murtaza (1952)
Cemile (1952)
Bereketli Topraklar Üzerinde (1954)
Suçlu (1957)
Devlet Kuşu (1958)
Vukuat Var (1958)
Gâvurun Kızı (1959)
Küçücük (1960)
Dünya Evi (1960)
El Kızı (1960)
Hanımın Çiftliği (1961)
Eskici ve Oğulları (1962)
Gurbet Kuşları (1962)
Sokakların Çocuğu (1963)
Kanlı Topraklar (1963)
Bir Filiz Vardı (1965)
Müfettişler Müfettişi (1966)
Yalancı Dünya (1966)
Evlerden Biri (1966)
Arkadaş Islıkları (1968)
Sokaklardan Bir Kız (1968)
Üç Kâğıtçı (1969)
Kötü Yol (1969)
Kaçak (1970)
Tersine Dünya (1986)
Tiyatro
İspinozlar (1965)
72. Koğuş (1967)
Anı
Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl (1965)
İnceleme
Senaryo Tekniği ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar (1963)
Röportaj
İstanbul’dan Çizgiler (1971)

Genel Değerlendirme

Büyük ve hızlı sosyal değişikliklerin olduğu cumhuriyet devrinde Türk hikâye ve romanında sosyal yaşamın türlü konularına ve kesimlerine yer verilir. Sosyal konular içinde geniş bir yelpazeye ulaşan köy konusu yanında iş ve işçilerin yaşam şartları konusu da ilerleme kaydeder. Bu konuları değişik açılardan işleyen bir yazar kuşağı yetişir. Sosyal gerçekçiler olarak da anılan bu yazarların, roman ve hikâyelerinde realist bir bakış açısına yöneldiği görülür.

Türk romanında sosyal gerçekçiliğin ilk yansımaları 1930’larda başlar. Bazı yazarlar eserlerinde ikinci planda kalsa da sınıf çatışmalarına eserlerinde yer vermeye başlar. Ancak bunlar henüz sosyal gerçekçi yöntemlerle yansıtılmaz.

Tarımda makineleşme özellikle Çukurova’da itici güç durumuna gelir. Bu değişim toprağa bağlı insanların yapılarında da değişmelere yol açar. Köyün ilkel ve kapalı tarım ekonomisi artık insanlara yetmeyince, iş bölgelerine akın ederler. Böylece eski gelenekler, yaşam ve çalışma koşulları da değişir. Büyük bir yapısal değişim geçiren Türk toplumunun dönemsel gerçeği başlı başına bir sorun olarak ele alınır. Kırsal kesimden gelip büyük şehirlerde tutunma çabasındaki insanların çileli yaşamı bu dönem yazarlarının eserlerine konu olur.

Sosyal gerçekçi bir yazar olarak Orhan Kemal, bu romanında Çukurova’da gelişen bu yeni düzeni, bu düzen içersinde acı çeken, birbiriyle çekişen ve ezilen insanları anlatır.

EN ÇOK OKUNAN YAYINLAR

Kaldırımlar Şiiri İncelemesi

Sanat Şiiri İncelemesi

Otuz Beş Yaş Şiiri İncelemesi

Ben Sana Mecburum Şiiri İncelemesi

Çoban Çeşmesi Şiiri İncelemesi