Kuyucaklı Yusuf Roman İncelemesi
Eser Hakkında
Sabahattin
Ali’nin yazmış olduğu “Kuyucaklı Yusuf”
adlı roman ilk kez 1937 yılında yayınlanmıştır. Yazarın ilk romanı olma
özelliği taşıyan romanın pek çok basımı yapılmıştır. Döneminin toplumsal
sorunlarını işleyen roman Türk edebiyatının önemli eserleri arasında yer
almaktadır.
Romanın Özeti
Yusuf’un
hikâyesi 1903 yılında Aydın’ın Nazilli ilçesinin Kuyucak köyünü eşkıyaların
basmasıyla başlar. Eşkıyalar Yusuf’un anne ve babasını öldürür. Kimsesiz kalan
Yusuf’u Nazilli kaymakamı Selahattin Bey evlatlık alır. Ancak bu durumdan
Selahattin Bey’in karısı pek hoşlanmaz.
Yusuf,
Selahattin Bey’e ve birlikte büyüdüğü Muazzez’e iyice alışmıştır. Selahattin
Bey Yusuf’un iyi bir eğitim görmesini istemektedir. Ancak Yusuf’un okumaya pek
niyeti yoktur. Bu nedenle eğitimini yarıda bırakır.
Bu
arada Muazzez de büyümekte, güzel bir genç kız olmaktadır. Kasabada Hilmi Bey
adında zengin biri, onun da Şakir adında bir oğlu vardır. Bir bayram sabahı
Muazzez’i gören Şakir, her istediğini elde etmenin verdiği rahatlıkla Muazzez’e
kafayı takar. Muazzez’i elde etmeyi kafasına koyan Şakir bu yolda pek çok plan
yapar. Selahattin Bey’i kumar masasına oturtarak büyük oranda borçlanmasına
neden olur. Kumar borcunu ödeyemeyecek durumda olan Selahattin Bey’e Muazzez
ile evlenmesi karşılığında tüm borçlarını sileceğini söyler. Selahattin Bey,
başka çaresi olmadığı için teklifi kabul eder. Durumu öğrenen Yusuf, araya
girer ve arkadaşı Ali’den borç alarak Selahattin Bey’in borcunu kapatır.
Yusuf
ile Muazzez kaçar ve evlenir. Selahattin Bey Yusuf ve Muazzez’i saklandıkları
köyde bularak kasabaya geri getirir. Yusuf’u kâtip olarak yanına alır. Ancak
bir süre sonra kalp rahatsızlığı geçirerek ölür. Bundan sonra her şey değişir.
Selahattin Bey’in yerine yeni bir kaymakam atanır. Daha ilk günlerden Hilmi
Bey’in pençesine düşen kaymakam, Yusuf’u kâtiplikten tahsildarlığa getirir.
Böylece Yusuf günlerce evinden uzakta kalacaktır.
Geçim
sıkıntısı içinde olan Şahinde gece eğlencelerine başlar. Yanında Muazzez de
vardır. Eve çok az uğrayan Yusuf’un olup bitenden haberi yoktur. Ancak bir gün
rahatsızlanıp eve erken dönen Yusuf, evinde içkili eğlence olduğunu görür.
Muazzez sarhoştur. Sazlar çalınmakta, kasabanın ileri eğlenmektedir. Kendini
kaybeden Yusuf, tabancasını çıkararak Muazzez dışında evde bulunan herkesi
öldürür. Muazzez’i yanına alarak atıyla yola çıkar. Ancak Muazzez yaralıdır ve
yolda ölür. Yusuf, Muazzez’i bir ağacın altına gömer ve ortadan kaybolur. Yusuf’u
bir daha gören olmaz.
Kişiler
Yusuf
Romanın
başkahramanıdır. Olaylar genellikle onun etrafında dönmektedir. Anne ve babası
öldürüldüğünde henüz on yaşındadır. Sarı benizli, cılız ancak dayanıklı bir
çocuktur. İçine kapanık, sessiz, kendi halinde bir yapısı vardır. Yazar,
Yusuf’un fiziksel özellikleri üzerinde fazla durmaz.
Fakir
bir ailenin çocuğu olan Yusuf’un anne ve babası eşkıyalar tarafından
öldürülünce öksüz kalır ve kaymakam tarafından evlat edinilir. Okumaya karşı
ilgisi yoktur. Çevresi geniş değildir. Ali ve İhsan adında iki dostu vardır.
Sürekli geçim sıkıntısı çekmektedir.
Kaymakam
Selahattin Bey
Romanın
başlarında otuz beş yaşlarındadır. Öldüğünde ise kırk altı yaşındadır. Nazilli
ve Edremit ilçelerinde kaymakamlık yapmıştır. Şahinde adında karısı, Muazzez
adında bir kızı vardır. Evlatlık aldığı Yusuf’u oğlu gibi sevmektedir. Eğitimli
biri olan Selahattin Bey’in sosyal ilişkileri oldukça güçlüdür. Halkla iç içe
yaşamayı sever. Adaletli, sakin, anlayışlı, kendi halinde bir kişiliği vardır.
Evliliğinde aradığı mutluluğu bulamayan Selahattin Bey, ruhundaki pek çok
dalgalamayı içinde yaşar, dışa vurmaz.
Muazzez
Romanın
başlarında dört yaşında bir çocuktur. Yusuf ‘la birlikte aynı evde büyür. Yaşı
on üçe gelen Muazzez, birdenbire güzelleşir; sarı saçlı, beyaz tenli, pembe
dudaklı güzel bir kız olur.
Muazzez
mütevazı, temiz kalpli, azla yetinmeyi bilen, babasını çok seven bir kızdır.
Yusuf’a büyük bir aşkla bağlıdır. Kötü yola sürüklenmesinde annesinin payı
büyüktür.
Şahinde
Küçük
yaşta Selahattin Bey ile evlendiğinde güzel bir kızdır. Evlendikten sonra kilo
almıştır ancak yine de güzel bir görünüme sahiptir. Parayı, lüks yaşamı ve
eğlenmeyi seven bir kadındır. Selahattin Bey ile evlendikten sonra büyük bir
kişilik değişimine uğrar. Sinirli ve dırdırcı bir kadına dönüşür. Selahattin
Bey öldükten sonra zevk ve eğlence düşkünü bir kadın olur. Kendi düştüğü
bataklığa kızını da çeker. Şahinde hiçbir zaman ailesine bağlı fedakâr bir
kadın olamamıştır.
Hilmi
Bey
Edremit’in
zengin ailelerinden birinin oğludur. Midilli İdadisinde okumuş varlıklı
biridir. Mal varlığına ve parasına çok güvenen, her şeyi parayla
halledebileceğini sanan bir kişiliktir. Oğluna düşkündür. Onun istekleri için
kirli çıkar ilişkilerine girer.
Şakir
Hilmi
bey’in oğludur. Tıpkı Hilmi Bey gibi parasına ve mal varlığına güvenen,
istediği her şeyi bu yolla elde edebileceğini sanan şımarık bir kişiliktir.
Muazzez’i kafasına takmıştır. Ancak bu takıntı aşktan değil, elde etme
tutkusundan kaynaklanır.
Avukat
Hami Bey
Hilmi
Bey ile uzaktan akrabadır. Kasabanın en çok iş yapan dava vekilidir. Keskin ve
gür bir sesi, aldatıcı bir mantığı vardır. Aldığı bütün davaları kazanır. Ona
göre adli davaları kazanmak için her yol meşrudur.
Avukat
Hulusi Bey
Selahattin
Bey’in en yakın arkadaşıdır. Babacan, şefkatli, iyiliksever, dürüst bir kişidir.
Yusuf’un başına gelecekleri tahmin eder ve onu uygun bir dille uyarır.
Kübra
ve annesi
Kübra
uzun boylu, zayıf, sarı yüzlüdür. Siyah, keskin kaşları, iri gözleri, soluk ve
ensiz dudakları vardır. Babası başka bir kadınla kaçınca Hilmi Bey’e
sığınmıştır. Orada çok kötü olaylar yaşamış ve konaktan ayrılarak bir kulübede
annesiyle birlikte yaşamaya başlamıştır. Sonrasında Selahattin Bey’in yanına
taşınmış, oradan da annesiyle birlikte bilinmeyen bir yere gitmiştir. Küçük
yaşta başına kötü şeyler geldiği için ruhen çökmüş durumdadır. İnsanlardan
kokmakta ve kaçmaktadır. Yusuf’u da içten içe sevmektedir.
Kübra’nın
annesi orta yaşlarda yoksul görünümlü bir kadındır. Elinden pek bir iş gelmez.
Hilmi Bey’in konağında hizmetçilik yapar. Oradan ayrılınca kötü bir evde yokluk
içinde yaşamını sürdürmeye çalışır.
Kaymakam
İzzet Bey
Oldukça
genç denebilecek bir yaşta kaymakam olmuştur. Sarı saçları, biraz daha koyu
bıyıkları, donuk mavi gözleri vardır. Konuşmasından Rumelili olduğu anlaşılır.
Eğlenceye, hovardalığa ve alkole düşkünlüğü vardır. Bu nedenlerden dolayı Hilmi
Bey’le işbirliği yapar. Yusuf’un evden uzaklaştırılmasında onun da payı vardır.
Hacı
Etem
Anne
ve babası onu daha dört yaşındayken hacca götürdükleri için bu adı almıştır.
Yirmi dört yaşlarında kurnaz bir gençtir. Sürekli yemenili fesiyle dolaşır.
Hali vakti pek yerinde değildir ama her zaman şık ve temiz giyinir. Şakir’in
kirli işlerini yapar ve ondan faydalanır.
Mekân
Romandaki
olaylar Aydın’ın Nazilli ilçesinin Kuyucaklı köyünde başlamaktadır. Daha sonra
Kaymakam Selahattin Bey’in Edremit’e tayiniyle olaylar burada devam eder.
Romanda
olaylar genellikle kapalı mekânlarda geçer. Ancak yer yer doğa tasvirleri de
yapıldığı görülür.
Mekân
olarak Yusuf’un Kuyucak’taki evi, Selahattin Bey’in Edremit’teki evi, Hilmi
Bey’in bağ evi, Kübra ve annesinin yaşadığı ev, Yusuf’un Muazzez’i kaçırdığı
köy öne çıkmaktadır.
Zaman
Eserde
olaylar 1903 yılının sonbaharında başlar. Olayların sona erişi 1914 yılında
seferberliğin ilanından sonradır. On bir yıllık süreyi kapsayan romanda
meşrutiyetin ilanından ve Balkan savaşı seferberliğinden de bahsedilir.
Olaylar
genellikle sonbahar ve kış aylarında geçer. Bu aylar hüznün, ayrılığın ve
karamsarlığın sembolüdür. Bu durum bize romanda geçen olayların nasıl bir
ortamda oluştuğunu gösterir.
Anlatıcının
Bakış Açısı
Roman
ilahi (hâkim) bakış açısıyla
anlatılmıştır. Anlatıcı yaşanmış ve yaşanacak her şeyi bilir, görür ve duyar.
Bu durum kişilerin aklından geçeni okumaya ve psikolojilerini yansıtmaya kadar
uzanır. Anlatıcı olayların dışındadır. Olaylar üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılır.
Romanın Konusu
ve Teması
Romanın
konusu; Anadolu insanının çektiği yokluk, sınıf farklılıkları ve
adaletsizliktir.
Romanda
işlenen temalar; yalnızlık, ezilmişlik, geçim sıkıntısı, gizli aşk ve içinde
yaşanılan topluma yabancılaşmadır.
Romanın Türü
Toplumcu gerçekçi bakış açısıyla yazılan
eser, “sosyal roman” türüne girer.
Dil ve Anlatım
Yazar,
sanat anlayışı gereği eserinde sade, açık ve herkesin anlayabileceği bir dil
kullanmıştır.
Yazar,
diyaloglarda genellikle kısa cümleler kullanmış, betimlemeleri ustalıkla yapmıştır.
Eserde
halk söyleyişlerine geniş yer verilmiştir.
Eserde
soru cümlesi, ünlem ve deyimlerin sıkça kullanıldığı görülür.
Yazar
Hakkında - Sabahattin Ali
Hayatı
Cumhuriyet Dönemi Türk
Edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907’de
Bulgaristan’da Gümülcine Sancağı’na bağlı Eğridere’de dünyaya geldi. Babası
Yüzbaşı Ali Selahattin Bey, annesi Hüsniye Hanım’dır. Selahattin Bey, ilk
oğluna dostu Prens Sabahattin’in, ikinci oğluna dostu Tevfik Fikret’in adını
verdi. Sabahattin ve Fikret’e uzun bir aradan sonra bir de kız kardeş katıldı. Selahattin
Bey, Birinci Dünya Savaşı yıllarında “Divan-ı Harb Örfi Reisi” olarak
Çanakkale’ye çağrıldı. Aile dört yıl boyunca Çanakkale’de yaşadı, daha sonra
Edremit’e taşındı.
Sabahattin, içine
kapanık bir çocuktu. Arkadaşlarıyla oynamaktansa evinde kitap okumayı ya da
resim yapmayı tercih ediyordu. Başarılı bir öğrenciydi. Eğitimine 7 yaşında
İstanbul Üsküdar’da başladı. Daha sonra Çanakkale İptidai Mektebine devam etti.
Ancak seferberlik ilan edilince okul öğretmensiz kaldığı için kapatıldı.
Sabahattin, eğitimine Edremit’te devam etti. Okumaya karşı büyük ilgisi vardı.
1921 yılında Edremit İptidai Mektebinden mezun oldu.
Sabahattin, Balıkesir’e
dönerek muallim mektebine (öğretmen okulu) kaydoldu. Okul hayatı boyunca
şiirler, hikâyeler yazdı. Kendini geliştirmek için gazete ve dergilere yazılar
gönderdi. Arkadaşlarıyla birlikte bir okul gazetesi çıkardı. Günlük de
tutuyordu. Sanata olan bağını güçlendirmek için sinema ve tiyatroya gitti. Okul
müdürünün de yardımıyla naklini İstanbul’a aldırdı. Burada tanıdığı edebiyat öğretmeni
Ali Canip Yöntem, ona destek oldu. Bir taraftan öğrenimine devam ederken diğer
taraftan “Çağlayan” ve “Akbaba” dergilerinde
şiir ve hikâyeleri yayınlandı. 21Ağustos 1927’de öğretmenlik diplomasını aldı.
Sabahattin Ali’nin ilk
görev yeri Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulu oldu. Bir süre sonra ailesi de
Sabahattin’in yanına gitti. Stajyerlik yaptığı sırada tanıştığı Nahit Hanım’a
karşılıksız bir aşk besliyor ve ona şiirler yazıyordu. Servet-i Fünun
dergisinde yayınlanan “Bir Macera”
şiirini ona ithaf etmişti.
Sabahattin Ali,
Yozgat’ta bir yıl geçirdikten sonra eğitim amacıyla Almanya’ya gönderildi. Özel
bir kurumda Almanca kurslarına başladı. Kurstan sonra Berlin’de yatılı bir
okula yerleşti. Almanya’da ikinci yılını tamamlayamadan, 1930’da Türkiye’ye
döndü. İstanbul Yüksek Muallim Mektebinde yatılı okuyan Nihal Adsız, Nihad Sami
Banarlı, Orhan Şaik Gökyay gibi arkadaşlarının yanında kaldı. Bir süre sonra
Bursa Orhaneli ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atandı.
1930’da Gazi Terbiye
Enstitüsünde açılan Almanca yeterlilik sınavına girdi. Aydın Ortaokulunda
Almanca öğretmenliğine başladı. Ancak bir süre sonra komünizm propagandası
yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma başlatıldı. Bir süre cezaevinde yattı.
Cezaevinden çıkınca Konya Ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atandı.
Sabahattin Ali, 22
Aralık 1932’de bir toplantıda okuduğu şiir nedeniyle, Konya Asliye Ceza
Mahkemesi tarafından bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Temyiz mahkemesi
cezayı iki ay daha uzattı. Aldığı cezanın ardından, 29 Mayıs 1933’te memurluk
kaydı silindi ve Sinop Cezaevine gönderildi. Cezaevinde sürekli okuyor ve
yazıyordu. Burada edindiği tecrübeler eserlerinin bazılarına konu oldu.
Cumhuriyetin onuncu kuruluş yıl dönümü nedeniyle çıkan aftan yararlanarak,
cezasının onuncu ayında serbest bırakıldı.
Sabahattin Ali, uzun
bir bekleyiş ve uğraş sonucu 1934’te Orta Tedrisat Şube Müdürlüğü’ne daha sonra
da asli görevi Milli Talim ve Terbiyeye atandı. Görevine atanmak için beklerken
Ayşe Hanım’a bir mektup yazdı. Mektubun sonunda evlenme teklifi vardı. Ayşe
Hanım, bu teklifi şaka olarak kabul ettiğini yazarak reddetti. Eski aşklarından
Nahit Hanım başka biriyle evlenmişti. Aklına Aliye Hanım düştü. Aliye Hanım’ın
ailesi bu evliliğe karşıydı. Ancak kızlarının ısrarı üzerine bu evliliğe razı
oldular.
Sabahattin Ali, 16
Mayıs 1935’te Aliye Hanım ile evlendi. 1937 yılında İstanbul Eski Harbiye’de
askerliğe başladı. Askerliğini yedek subay olarak tamamladı. Kızları Filiz de
bu süreçte doğdu. Askerlik görevi bitince Musiki Muallim Mektebine Türkçe
öğretmeni olarak atandı.
Ankara’da öğretmenliği
esnasında Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu gibi pek çok isimle dostluk kurdu.
Edebi çalışmalarını yoğunlaştıran yazar, 1939 yılında “İçimizdeki Şeytan” adlı romanını yayınladı. Roman çeşitli siyasi
tartışmalara neden oldu. Bu sıralarda İkinci Dünya Savaşı çıktığı için tekrar
askere çağrıldı. Görev yeri İstanbul’du. Bu dönemde “Kürk Mantolu Madonna”yı yazdı. Eser, Hakikat gazetesinde bölümler
halinde yayınlandı. Bu arada Nihal Atsız ile mahkemeye uzanacak sertlikte
tartışmalara girdi. Davanın ardından tam görevinin başına dönmüştü ki üçüncü
kez askere çağrıldı. Çankırı’da bir buçuk ay kaldıktan sonra mesleğine geri
döndü.
Sabahattin Ali, 1944
yılından sonra yazılarında sert bir dil kullanmaya başladı. Eleştirel bir
tavırla yazıyordu. Siyasete olan ilgisi de artmıştı. 1946’da İstanbul’a gitti
ve Aziz Nesin ile birlikte “Markopaşa” dergisini çıkardı. Dergi pek çok siyasi
tartışmalara konu oldu. Dergi hakkında çeşitli davalar açıldı. Yazıların
sorumlusu olduğu için Sabahattin Ali tutuklandı. Bir süre cezaevinde yattı.
1947’de tahliye oldu. Ardından dergi kapatıldı. Sonrasında “Merhum Paşa”, “Malum
Paşa” gazeteleri ve “Ali Baba” dergisi çıkarıldı. Dergide “Sırça Köşk” adlı öyküsü yayınlandı. Öykü, Bakanlar Kurulu
Kararıyla toplatıldı. Sabahattin Ali, tutuklanarak Sultanahmet Cezaevi’ne
gönderildi. 31 Aralık 1947’de serbest bırakıldı.
Hakkında açılan
davalardan bunalan Sabahattin Ali, yurtdışına çıkmak istedi. Ancak kendisine
pasaport verilmediği için bunu kaçak yollardan yapmaya karar verdi. Bulgaristan
sınırını geçerek Avrupa’ya ulaşmak istiyordu. Tanıştırıldığı Ali Ertekin ile
Kırklareli’ne doğru kamyonla yola çıktılar. Ali Ertekin, Sabahattin Ali’yi
fırsatını bulduğu anda kafasına sopayla vurarak öldürdü. Bunu milli duygularla
yaptığını söyledi. İdamla yargılanmasına rağmen dört yıl hüküm giydi ve kısa
bir süre sonra serbest bırakıldı. Sabahattin Ali’nin ölüm tarihi, 2 Nisan 1948
olarak kabul edildi.
Edebi
Kişiliği
Sabahattin Ali, Türk
edebiyatının çok yönlü sanatçılarından biridir. Öykü, roman, şiir, oyun ve köşe
yazıları yazmıştır. Sabahattin Ali’nin en başarılı olduğu tür öyküdür.
İlk öykülerini romantik
bir tutumla yazan Sabahattin Ali, daha sonra yazdığı gerçekçiliğin ağır bastığı
öyküleriyle yeni bir çığır açmıştır. Sosyal gerçekçilikten eleştirel
gerçekçiliğe uzanan bir çizgide öykücülüğünü geliştirmiştir.
Öykülerinde işlediği
konu ve temalar; sevgi, kadın, hapishane, işçi ve köylü sorunlarıdır. Öykülerinde
sade bir dil, yalın, duru ama yoğun bir anlatım kullanmıştır. Ağız
özelliklerini öykülerine pek yansıtmamıştır. Bununla birlikte, anlattığı
konuların özelliğine ve yaşamın gerektirdiği söz varlığına gereği kadar yer
vermiştir. Anlatımı öykülerindeki konu, kişi ve çevreye bağlı olarak değişir.
Yazar, olaylara kişilerin gözünden bakmakta, sözcüklerin seçimini de buna uygun
olarak yapmaktadır.
Romanlarında ilk
bakışta bireysel temaların ön plana çıktığı görülür. Bunların başında “aşk”
teması gelir. “Evlilik” teması işlediği ikinci önemli temadır. Bunu “çevre ve
sosyal yaşamla uyuşamama”, “iletişimsizlik” gibi temalar izler. Romanlarda
işçi, köylü, esnaf ve devlet kurumları arasındaki ilişkiler canlı bir biçimde
ortaya konur. Bireysel temaların bir yön ve boyut kazanması bu ilişkiler
çerçevesinde olur. Değişimlere ayak uyduramayan esnaf ve çiftçinin yavaş yavaş
yok oluşu, sosyal adaletsizlik, bürokrasinin işlemeyişi ve her alanda görülen
yozlaşmalar üzerinde durduğu en önemli sorunlardır. Aydın kesimdeki yozlaşma ise
daha çok ahlaki, biraz da siyasi açıdan işlenir.
Sabahattin Ali’nin
şiirlerinde “aşk” sürekli işlediği temaların başında gelmektedir. Şiirlerinde toplumsal
sorunlara fazla yer vermemiştir. Hapishanenin zorlu koşulları, karamsarlık,
bunalma ve kaçış onun şiirlerinin diğer temalarını oluşturur.
Sabahattin Ali’nin
gazetelerdeki köşe yazıları edebi, siyasi ve sosyal içeriklidir. Yazar, bu
içerikleri belirlerken güncel olayları ve gelişmeleri de dikkate almaktadır.
Yazılarının sert tepkilerle karşılamasının nedeni; çoğu zaman yöneticileri ve
siyasi kişileri hedef almasındandır. Bu nedenle hakkında pek çok dava açılmış,
kimilerinden beraat etmiş, kimilerinden ise kısa süreli cezalar almıştır.
Dilde sadeliğe büyük
önem veren Sabahattin Ali, bu görüşünü eserlerine de yansıtmıştır. Bazı
eserlerini sadeleştirme gereği duyan yazar, bununla birlikte öz Türkçe
konusunda aşırıya kaçılmasına karşıydı. Dilimize yerleşen ve Türkçeleşen
kelimelerin de kullanılmasından yanaydı.
Edebi eserler üzerinden
yapılan “eski-yeni” tartışmasını gereksiz bulan yazar, eserlerin “iyi-kötü”
açısından değerlendirilmesi gerektiği görüşündeydi. Yeni ve kalitesiz yazılar
yerine eski ve kaliteli yazıların okunmasının daha yerinde olacağını savundu.
Sabahattin Ali’ye göre
sanatın bir amacı olmalıydı. Bu nedenle sanatın yalın bir yansıtma işi olduğu
görüşüne karşı çıktı. Yazara göre sanat, insanı yükseltmek ve daha iyiye
götürmek amacıyla yapılmalıydı. Halktan yana olmayan ve yüksek zümreye hitap
eden eserler unutulmaya mahkûmdu. Öykü ve roman gibi türlerde kalıcı olabilmek
için seçilen karakterlerin canlı, konuların da güncelliğini yitirmeyecek türden
olması gerekiyordu. Bu nedenle eserler realist tarzda yazılmalıydı.
Eserleri
Değirmen (1935)
Kağnı (1936)
Ses (1937)
Yeni Dünya (1943)
Sırça Köşk (1947)
Roman
Kuyucaklı Yusuf (1937)
İçimizdeki Şeytan (1940)
Kürk Mantolu Madonna (1943)
Şiir
Dağlar ve Rüzgâr (1934)
Kurbağanın Serenadı (1937)
Öteki Şiirler (1937)
Tiyatro
Esirler (1936)
Genel
Değerlendirme
Eser,
Anadolu insanının çektiği yokluğu, sınıf farklılıklarını, adaletsizliği ve
çaresizliği gözler önüne sermektedir.
Eserde
anlatılan her şey gerçeklik izlenimi vermektedir. O dönemde Kuyucak ve
Edremit’te yaşamasak da orada yaşayan Yusuf’u, Muazzez’i, Selahattin Bey’i,
Şakir’i, Hilmi Bey’i tanımış gibi oluruz. Yusuf’un çektiği acıları, Muazzez’in çaresizliğini
hissederiz.
Döneminin
toplumsal sorunlarını işleyen roman Türk edebiyatının en önemli eserleri
arasında yer almaktadır. Yazarın anlattığı toplumsal sorunlar ne yazık ki
günümüzde de güncelliğini korumaktadır. Roman, o dönemle günümüzü kıyaslama
açısından da ayrı bir öneme sahiptir.
