Sisler Bulvarı Şiiri İncelemesi


sisler bulvarı

elinin arkasında güneş duruyordu

aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı’na akşam çökmüştü

omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı’nda seni kaybettim

sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı’da bir tren vardı

sisler bulvarı’nda öleceğim

sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

sisler bulvarı’ndan geçtim sırılsıklamdı

ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika’ya götürecek

ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka’da bir gün kalacağım
sisler bulvarı’nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos’tan bir satır yağmur’dan iki
senin kirpiklerinden bir satır
simsiyah bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı

ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul’du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa

eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlayamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarından geçmediğim gün

sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray’da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum
                       Attila İlhan

Şiirin Biçim Yönünden İncelenmesi

Nazım birimi: Şiirin tamamı 9 bentten (bölüm) oluşmuştur.

Ölçüsü: Şiir, serbest ölçüyle yazılmıştır.

Şiirin teması: Yalnızlıktır. (Ancak yalnızlıkla birlikte ölüm korkusu, sevgiliye duyulan özlem, anılar, kaçma isteği ve aşk acısı iç içe işlenmiştir.)

Şiirin Ahenk Unsurları

Şair, alışılagelmişin dışında ses ve kelime tekrarları, düzensiz sıralanmış uyak ve rediflerle bir ahenk oluşturuyor.

Bunlardan bazıları: “duruyordu”, “ölüyordu”, “gülüyordu”, “üşüyorduk”, “öpüşüyorduk (uyak-redif)

“çığlık çığlığa”, “iç içe”, “öksüz ben öksüzüm” (ses tekrarı)

“ağlamayacaksın! ağlamayacaksın” (kelime tekrarı)

Ayrıca “sisler bulvarı” on defa tekrar ediliyor. Bu da şiire hem ahenk hem de anlam yönünden bir bütünlük kazandırıyor.

Şiirin Anlam Yönünden İncelenmesi (Açıklama – Yorum)

Sis, şiirde “gerilimi, belirsizliği, tehlikeyi, kaçışı, yalnızlığı ve ölümü” temsil etmektedir. Bütün bunların birleştiği yer olan bulvar da adını buradan alır. Şiirdeki zaman (gece, sonbahar) da sis ögesini destekleyecek şekilde verilmiştir.

Sis olayı İstanbul’da sıkça rastlanan bir durumdur. Sis, İstanbul için özel bir durum ifade eder. Şehir normalde bile büyük ve korkutucu iken bir de sise büründüğü zaman çok daha ürpertici ve boğucu bir duruma gelir.

Şair, bu şiirini kendi ifadesiyle “Paris dönüşü, Lâleli’de pansiyoner olarak kalırken, sonbahar sisleri basıp, sokak lambaları puslu puslu yandığı zaman yaptığı yürüyüşlerde, bir yandan Paris günlerini, bir yandan sevdiği kızı, bir yandan da gerilimli hayatını düşünerek” yazmıştır.

Şiir, “elinin arkasında güneş duruyordu” dizesiyle başlar. Bu dizede doğrudan sevgiliye bir seslenme vardır. Ardından gelen dizelerde bu “biz”e döner ve birlikte yaşanmışlıklar sanki anılar anlatılıyormuş gibi aktarılır.

elinin arkasında güneş duruyordu

aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

Birinci bölümde sonbaharın etkisiyle şairin üzerinde üşüme hissi ve buna bağlı olarak çevresini algılayış biçimi yansıtılmaktadır. Şair, sevgiliyle ve onun elinin ardındaki güneşle ısınacağını düşünüyor. Ancak güneş, doğayı da şairi de ısıtmaya yetmiyor. Bulvarda bir ağaç sonbaharın etkisiyle yapraklarını döküyor, yavaş yavaş ölüyor. Şair, bu ağaçla kendisi arasında bir bağlantı kuruyor. Sevgilinin elinin arkasında duran güneş, şehrin camlarından yansırken sanki kaygısız gülüyor. Çünkü bu yansıma onlarda bir parlaklık, gülümseyen bir insanın yüzündeki aydınlanma hissini çağrıştırıyor. Şiirin bu bölümünde hem bulvardaki ağaç hem de şehrin camları kişileştiriliyor.

Şair, sonbaharın etkisiyle ölüp gitmekte olan doğaya rağmen aşkı ve onun doğurduğu sıcaklığı hissetmektedir. Bu sıcaklığın bir ifadesi olarak da her köşe başında öpüşmektedirler. Ancak bu öpüşmeler şairin ya hayalinde gerçekleşmekte ya da şair, geçmişte yaşadığı günleri anımsamaktadır.

sisler bulvarı’na akşam çökmüştü

omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

Güneşin varlığı insana kendini güvende hissettirir. Batışı ise tehlikeyi, yalnızlığı ve korkuyu getirir. Sisler Bulvarı’na çöken akşamın insanda uyandırdığı bu duygular, şairin çoktandır omuzlarında bir yük gibi taşıdığı duygulardır. Şair, karanlığın çökmesiyle kendini daha da yalnız hisseder. Bunu da “kesik birer kol gibi yalnızdık” dizesiyle özgün bir biçimde dile getirir. Şair bu dizede “yalnızım” demiyor, “yalnızdık” diyor. Sevgilisinin de yalnızlık çektiğini düşünüyor.

Dağlarda yaşayan insanlar ateş yakarak karanlığın getirdiği olumsuz duygulardan ve tehlikelerden korunur. Deniz fenerleri de gemilere yol gösterir. Ancak bulvarda ne ateşler yanıyor ne de deniz feneri var. Şair, karanlığa karşı sevgilisinin gözlerini arıyor, yalnızlık duygusundan kurtulmak için birbirlerinin gözlerine sığınmak istiyorlar.

sisler bulvarı’nda seni kaybettim

sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı’da bir tren vardı

Bulvara çöken karanlık ve sis, şairin sevgilisini kaybetmesine neden olmuştur. Gerçekte böyle bir durum olamaz. Şair, bu dizelerde karanlığın çökmesiyle birlikte yalnızlık, korku ve endişenin aşk duygusunun önüne geçtiğini ifade ediyor olmalı. Şair, o kadar yoğun duygular içindedir ki sokak lambalarının öksürdüğünü, bulutların yürüdüğünü sanır. Şairin algılayış biçimi de değişmeye başlamıştır. Şair, kendini kaybolmuş gibi hisseder. Bunu da “terk edilmiş çocuk” ifadesiyle dile getirir. Şairde yalnızlık ve kaybolmuşluk duygusu o kadar ağır basmaktadır ki bir an önce bu şehirden kaçıp kurtulma hissine kapılır. Bunu da trenle yapmayı düşünür. Tren burada kaçışın bir simgesidir. Aslında şairin kaçmak istediği yalnızca bu şehir değildir. Şair, aynı zamanda yaşadığı duygulardan, dolayısıyla kendinden de kaçmak istemektedir.

sisler bulvarı’nda öleceğim

sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

Şair, uzun yıllar siyasi görüşlerinden dolayı takibe, kovuşturmaya ve tutukluluğa giden bir süreç yaşamış, bütün bunlar onda derin izler bırakmıştır. Şairin bilinçaltına yerleşen ölüm korkusu ona film sahnelerini andıran bir ölüm düşündürür. “Sol kasığından vurulacak, yere düşünce gözlükleri kırılacak, sevgilisi rüyasında görüp çığlık çığlığa uyanacak, sabah kapısı çalınacak, elinden tutup getirecekler, onu görünce taş kesilecek, ağlayamayacak” Tıpkı filmlerdeki gibi…

sisler bulvarı’ndan geçtim sırılsıklamdı

ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

Şair, ölümünü bir film sahnesi gibi hayal ettikten sonra tekrar gerçek hayata döner.  Sisler Bulvarı sırılsıklamdır, kaldırımlar parlamaktadır. Bu durum şairi anılarına götürüyor, gözleri dalıp gidiyor. Şair, anılarından kurtulmak için bir bardak şarapta kaybolmak istiyor. Şarap burada bir kaçışın ve kayboluşun simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Şair, gece bekçilerine saatin kaç olduğunu soruyor. Çünkü vakit hayli ilerlemiş, sokaklarda sadece gece bekçileri kalmıştır.

Şair, her ne kadar kendini kimsesiz ve yalnız görse de sığınabileceği bir ev vardır. Ancak bu ev kendini yeterince güvende hissetmesine yetmemektedir. Çünkü şair, ölüm korkusunu çok yoğun bir biçimde yaşamaktadır. Sis burada belirsizliği ifade eder. Şair, gizli bir tehlikenin kendini takip ettiğini sanmaktadır.

bir gemi beni afrika’ya götürecek

ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka’da bir gün kalacağım
sisler bulvarı’nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos’tan bir satır yağmur’dan iki
senin kirpiklerinden bir satır
simsiyah bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

Bu bölümde, şairin “yaşadığı coğrafyadan uzaklaşma isteği” daha da belirginleşiyor. Şair, gizemli bir kıta olan Afrika’ya, adı bilinmeyen gizemli bir gemiyle gitmek istiyor. Bu bir “kayboluşun” ifadesidir. Şair, bilinmeyen bir ülkeye, bilinmeyen bir gemiyle giderek, kaybolmak istiyor.

Şairin Kazablanka’da bir gün kalması ve Sisler Bulvarı’nı hatırlaması da sevgilisiyle ilgilidir. Kırmızı Melek (L’ange Rouge), şairin Fransa’da seyrettiği sıradan bir filmdir, ancak filmdeki aynı adlı şarkı onu çok etkilemiştir.

Şair, karmaşık duygular içindedir. Şaire her şey sevgilisini hatırlatmaktadır; şarkılar, yağmur, lodos hep sevgiliyi hatırlatır ve ona acı verir. Bu yüzden şair, sevgiliyi hatırlamakla unutmak arasında gidip gelmekte, karmaşık duyguları bir arada yaşamaktadır.

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı

ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul’du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu

Şair, bu bölümde hayallerinden sıyrılarak gerçek dünyaya dönmektedir. Sisler Bulvarı, içindeki her şeyiyle kişileştirilmekte ve şairin kendisiyle özdeşleşmektedir. Bu dizelerde şair, sanki Sisler Bulvarı’nı değil de kendini anlatmaktadır.

Şairdeki yalnızlık duygusu gittikçe derinleşmektedir. Yalnızlık, şair için öyle dayanılmaz bir hale gelmiştir ki her nesneyi, her varlığı yalnız ve acı çekiyormuş gibi algılamaktadır. Öyle ki bütün İstanbul onunla birlikte ağlamaktadır. Yalnızlık ona ölümü ve çok değer verdiği şiirlerini bile yakmayı düşündürür.

eğer sisler bulvarı olmasa

eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlayamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

Sisler Bulvarı her yönüyle sevgiliyi hatırlatmaktadır. Dolayısıyla burası şairi hayata bağlayan “bir delilik yapmaktan” alıkoyan bir yerdir.

Şairin bir delilik yapmasına engel olan nedenlerden biri de sabah ezanında yağmurun yağmasıdır. Sabah ezanı gün doğumuna yakın okunur, aynı zamanda yeni bir günün başlangıcı sayılır. Yağmurun da insan üzerinde sakinleştirici bir etkisi vardır. Bütün bunlar onu hayata bağlayan bir nitelik kazanır.

Bu bölümde de şair, hayalinde bir film sahnesi canlandırmaktadır; “bir delilik yapar, on beş sene hüküm giyer, dördüncü yılında kaçarken vurulur” Gerçekte ise bunların hiç biri yaşanmaz. Şair, kendisi için farklı ölüm sahneleri kurgulamaktadır.

sisler bulvarından geçmediğim gün

sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray’da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

Şair, son bölümde yine hayallerinden sıyrılarak gerçek dünyaya dönüyor. Sisler Bulvarı, şairin yaşadığı aşk ve onun çevresinde gelişen gerilim, kaçış, kayboluş, ölüm ve yalnızlık duygularının hepsini birden yansıtan bir yerdir. Bu yer şairle iyice özdeşleşiyor. Öyle ki Sisler Bulvarı’ndan geçmediği zaman kendini öksüz gibi hissediyor. Ancak şairin kafası karışıktır. Kaçmakla kalmak arasında kalmıştır. Tren düdükleri ona kaçmayı çağrıştırırken Aksaray’da ışıklar yanıyor, Sisler Bulvarı’na insanlar gelmeye başlıyor. Şair, artık duygularını susturamıyor. Böylece Sisler Bulvarı’nda bir gece daha bitmiş oluyor.

Dil ve Anlatım

Şiirde oldukça sade, açık ve yalın bir dil kullanılıyor. Anlamı bilinmeyen hiçbir kelime yok.

Şairin belirli ve yerleşik yazım kurallarına uymadığı görülüyor. Noktalama işareti olarak  “sisler bulvarı’na”, “yenikapı’da”, “afrika’ya”, kazablanka’da”, “istanbul’du”, “aksaray’da” kelimelerinde “kesme işareti”; “ağlamayacaksın” kelimesinde de “ünlem işareti kullanıyor. Bunun dışında hiçbir noktalama işareti kullanmıyor.

Şair, şiirin dizelerinin büyük harfle başlaması ve özel isimlerin büyük harfle başlaması kurallarına da uymuyor.

Şairin bu tutumuyla ilgili bir açıklaması olmamasına rağmen Divan Edebiyatı’nın etkisiyle bu yola başvurduğunu varsayabiliriz. Divan edebiyatı şiirinde büyük harf ve noktalama işareti kullanılmıyordu.

Şiirde alışılagelmişin dışında bazı ifadelere rastlıyoruz; “şehrin camları kaygısız gülüyordu” (kişileştirme), “kesik birer kol gibi yalnızdık” (benzetme), “sokak lambaları öksürüyordu” (kişileştirme), “yukarıda bulutlar yürüyordu” (kişileştirme), “terk edilmiş bir çocuk gibiydim” (benzetme), “sisler boğazıma sarılmışlardı” (kişileştirme), “limanda vapurlar uğuldayacak” (kişileştirme), “ağaçlar yatıyordu yoksuldu” (kişileştirme) bunlardan bazılarıdır.

Şair Hakkında - Attila İlhan

Hayatı

Attila Hamdi İlhan,15 Haziran 1925’te Menemen’de doğdu. Babası Savcı Muharrem Bedrettin İlhan, annesi Emine Memnune Hanım’dır. Tiyatro ve sinema sanatçısı Çolpan İlhan’ın kardeşidir. Babası emekli olunca İzmir’e yerleştiler. Attila, ilkokulu Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu’nda, ortaokulu da Karşıyaka Ortaokulu’nda okudu. Şiir yazmaya o yaşlarda başladı ve ilk şiirlerini o yıllarda yazdı.

İzmir Atatürk Lisesinde okurken Nazım Hikmet’in şiirlerini defterinde gören bir öğretmeninin şikâyeti üzerine okuldan uzaklaştırıldı. On altı yaşında olmasına rağmen üç hafta gözetim altında kaldı ve iki ay hapiste yattı. Kendisine Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince eğitimine ara vermek zorunda kaldı. İki yıl sonra Danıştay tarafından tekrar okuma hakkı alıncaya kadar vaktini kitap okuyarak ve Fransızcasını geliştirerek geçirdi.

1944 yılında İstanbul Işık Lisesi’ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcası, ondan habersiz bir şiirini “CHP Şiir Yarışması”na gönderdi. “Cebbaroğlu Mehemmed” isimli şiiri birincilik ödülü aldı. Bu ödül onun için bir dönüm noktası oldu.

1946 yılında liseden mezun olup İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırdı. Son sınıfa kadar geldi. Son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla birlikte öğrenimini yarım bıraktı. Bu yıllarda “Yığın” ve “Gün” gibi dergilerde şiirleri yayınlandı.

1948 yılında “Duvar” adlı şiir kitabı yayınlandı. Aynı yıl Nazım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmak üzere Paris’e gitti.

1951 yılında “Gerçek” gazetesinde bir yazısından dolayı soruşturmaya uğrayınca tekrar Paris’e gitti. Fransa’da Marksizm üzerine araştırmalar yaptı. Yurda dönünce “Gerçek” gazetesinde çalışmaya başladı. 1953’te “Vatan” gazetesinde sinema eleştirileri yazmaya başladı.

1957 yılında Erzincan’da askerliğini yaptı. Askerlik sonrası İstanbul’a döndü ve sinemayla ilgili çalışmalarına ağırlık verdi. Yazdığı senaryolarda “Ali Kaptanoğlu” takma adını kullandı.

1954-1955 yıllarında “Mavi” dergisinde topladığı genç şairlerle birlikte “Garip” akımına karşı sert eleştirilerde bulundu. Şiire yeni bir ses düzeni, coşkulu bir anlatım ve kendine özgü bir duyarlılık getirdi. “Sisler Bulvarı”, “Yağmur Kaçağı” ve “Ben Sana Mecburum” şiir kitaplarıyla genç kuşak şairleri etkiledi.

Sinemada aradığını bulamayınca 1960’ta Paris’e döndü. Sosyalizmi ve televizyonculuğu inceledi. Babasının ölümü üzerine İzmir’e döndü. “Yeni Ortam”, “Dünya”, “Milliyet”, “Söz” gazetelerinde köşe yazıları yazdı. “Sanat Olayı” ve “Yelken” dergilerinde yöneticilik yaptı. Çeşitli dergilerde deneme ve eleştiri yazıları yayınlandı.

1968 yılında Biket Hanım’la evlendi ve 15 yıl evli kaldı.

1970’lerde Türkiye’de televizyon yayınlarının başlamasıyla birlikte Attila İlhan senaryo yazma çalışmalarına geri döndü. Senaryolarını yazdığı filmler arasında “Yalnızlar Rıhtımı”, “Ateşten Damlalar”, “Rıfat Diye Biri”, “Şoför Nebahat”, “Devlerin Öfkesi” sayılabilir. “Sekiz Sütuna Manşet”, “Kartallar Yüksek Uçar” ve “Yarın Artık Bugündür” dizileriyse beğeniyle izlenen diziler oldu.

1973 yılında Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını üstlenerek Ankara’ya taşındı.

1974 yılında “Tutuklunun Günlüğü” adlı eseriyle “TDK Şiir Ödülü”nü; “Sırtlan Payı” adlı romanıyla 1975 “Yusuf Nadi Roman Armağanı”nı aldı.

1981 yılına kadar Ankara’da kalan yazar “Fena Halde Leman” adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da “Milliyet”, “Güneş”, “Meydan” ve “Cumhuriyet” gazetelerinde köşe yazıları yazmaya devam etti.

Attila İlhan ilk kalp krizini 1985 yılında geçirdi. 2004 yılından itibaren sağlık durumu daha da bozuldu. 11Ekim 2005’te İstanbul’daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.

Edebi Kişiliği

Attila İlhan, ilk gençlik yıllarındaki aşkları platonik de olsa, hayalleri ve yaşadıklarıyla gerçek aşkı yansıtan bir şair olmuştur. O, şiirlerinde aşklarını, özlemlerini, hayallerini ve âşık olduğu kadınları anlatmıştır.

Yalnızlık ve ayrılık şiirlerinin en önemli şairlerinden olan Attila İlhan’ın şiirlerindeki yalnızlık; kalabalık içinde yaşanan bir yalnızlıktır. Kalabalık kentlerde kendi başına kalışı, arayışları, düşüşleri, kendine dönme çabaları, içinde yaşadığı mekândan, olaylardan, zamandan kaçışı ile birlikte yansıtılır. Bu durum soyuttan somuta bir yansıma şeklinde gösterir kendini.

Attila ilhan’ın şiirlerinde nazım şekilleri çeşitliliğinin yanı sıra tema çeşitliliği de dikkat çeker. Bu temalar içinde en çok yalnızlık, umutsuzluk, bunalım, aşk, ölüm, kadın, yaşamın anlamı, büyükşehrin buhranları gibi bireysel temalar öne çıkar.

Attila İlhan’ın şiirlerinde “kadın” teması en çok işlenen temalardan biridir. Şiirlerinde gerçek kadınların dışında, hayali kadınlar da vardır, uzaktan görüp âşık olduğu kadınlar da. Zehra, Aysel, Suna Su, Belma, Leyla tanıdığı kadınlardan bazılarıdır. Onun şiirlerindeki kadınlar; şehrin bulvarında gezinen, baştan çıkaran, entrikayı seven, sinsi güzellikleri olan ve parfüm kokularıyla dolaşan kadınlardır. Şair, bu kadınları çarpıcı, ahenkli sözler ve benzetmelerle anlatır.

Attila İlhan, toplumun sorunlarından çok uzak olmasa da bu sorunları kendi bakış açısından seyreder. Şiirlerinde divan ve halk şiirinden gelen geleneksel tekniklerin çağdaş uygulamaları bulunur. Divan şiirinden etkilenerek yazdığı rubailerinde beyhudelik hissinin arttığı görülür.

Attila İlhan’ın şiirleri çoğunlukla serbest ölçü ve uyaklarla yazılmıştır. Bu şiirlerde ölçü ve uyağın olmadığı anlamına gelmez. Şair, ölçü, uyak, redif ve ses tekrarlarını belli bir düzende olmasa da kendine göre belirleyerek şiirlerinde ahengi sağlamıştır.

Şair, buluş değeri yüksek imgeler ve betimlemeler bulmakta hayli ustadır. Şiirde duygu, coşku, lirizm, ahenk, ritim ve hayal vazgeçilmez unsurlardır.

Attila İlhan, şair kimliği öne çıkmasına rağmen romanlarıyla da dikkat çeker. Romanlarında “Batılılaşma uğruna toplumdan kopan kişiler, hayal kırıklığına uğramış devrimciler ya da ne istediğini bilen bilinçli kişiler” ön plana çıkar. Bu kişiler genellikle Türkiye’nin tarihsel dönemlerine ayna tutan aydınlardır.

Attila İlhan, bazı yazılarında Ali Kaptanoğlu, Beteroğlu, Abbas Yolcu, Ömer Haybo, Tila Han imzalarını da kullanmıştır. Daha çok şiirleriyle ön plana çıkan yazar; roman, senaryo, gezi yazısı, deneme, eleştiri ve inceleme türlerinde de eserler vermiştir.

Eserleri

Şiir
Duvar (1948)
Sisler Bulvar (1954)
Yağmur Kaçağı (1955)
Ben Sana Mecburum (1960)
Bela çiçeği (1962)
Yasak Sevişmek (1968)
Tutkunun Günlüğü (1973)
Böyle Bir Sevmek (1977)
Elde Var Hüzün (1982)
Korkunun krallığı (1987)
Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)
Roman
Sokaktaki Adam (1953)
Zenciler Birbirine Benzemez (1957)
Kurtlar Sofrası (1963)
Bıçağın Ucu (1973)
Sırtlan Payı (1974)
Yaraya Tuz Basmak (1978)
Fena Halde Leman (1980)
Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981)
Haco Hanım Vay (1984)
O Karanlıkta Biz (1988)
Allahın Süngüleri-Reis Paşa (2002)
Gazi Paşa (2005)
O Sarışın Kurt (2007)
Öykü
Yengecin Kıskacı (1999)
Deneme – Anı – Eleştiri- Söyleşi
Abbas Yolcu (1957)
Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler (1985)
Hangi Sol (1970)
Hangi Batı (1972)
Hangi Seks (1976)
Hangi Sağ (1980)
Hangi Atatürk (1981)
Hangi Edebiyat (1993)
Hangi Laiklik (1995)
Hangi Küreselleşme (1997)
Faşizmin Ayak Sesleri (1975)
Gerçeklik Savaşı (1980)
Batı’nın Deli Gömleği (Gazete yazıları, 1981)
“İkinci Yeni” Savaşı (1983)
Sağım Solum Sobe (Gazete yazıları, 1985)
Ulusal Kültür Savaşı (1986)
Sosyalizm asıl Şimdi (1991)
Aydınlar Savaşı (1991)
Kadınlar Savaşı (1992)
Bir Sap Kırmızı Karanfil (1988)
Ufkun Arkasını Görebilmek (1999)
Sultan Galiyef (2000)
Dönek Bereketi (2002)
Yıldız Hilal ve Kalpak (2004)
Senaryoları
Yalnızlar Rıhtımı (Film, 1959)
Ateşten Damla (Film, 1960)
Şoför Nebahat (Film, 1960)
Devlerin Öfkesi (Film, 1960)
Rıfat Diye Biri (Film, 1962)
Ver Elini İstanbul (Film,1962)
Paranın Kiri (Televizyon filmi, 1979)
Sekiz Sütuna Manşet (Televizyon dizisi, 6 bölüm, 1982)
Kartallar Yüksek Uçar (Televizyon dizisi, 12 bölüm, 1984)
Yarın Artık Bugündür (Televizyon dizisi, 12 bölüm, 1986)
Yıldızlar Gece Büyür (Televizyon dizisi, 16 bölüm, 1992)
Tele Flaş (Televizyon dizisi, 13 bölüm, 1993)

Genel Değerlendirme

Sisler Bulvarı, şairin hayatında en anlamlı, aynı zamanda en karmaşık anılarını barındıran, korkuyu ve yalnızlığı derinlemesine hissettiği, hayalleriyle baş başa kaldığı bir yerdir.

Sisler Bulvarı, şairin hayatında önemli bir yere sahip olan “İstanbul”, “aşk”, “kaçmak”,“anılar” ve “yalnızlık” kavramlarının iç içe girdiği bir şiir olarak karşımıza çıkar. Şairin iç dünyasını en iyi yansıtan şiirlerinden biridir.

EN ÇOK OKUNAN YAYINLAR

Kaldırımlar Şiiri İncelemesi

Sanat Şiiri İncelemesi

Otuz Beş Yaş Şiiri İncelemesi

Ben Sana Mecburum Şiiri İncelemesi

Çoban Çeşmesi Şiiri İncelemesi