Harika Çocuk Hikâye İncelemesi

Cumhuriyet dönemi toplumcu gerçekçi yazarlarından Orhan Kemal’in “Harika Çocuk” adlı hikâyesi “Grev” adlı ilk öykü kitabında yer almaktadır.

Hikâyenin Özeti

Hikâye yapımevleri ve küçük tamir atölyelerinin bulunduğu bir hanın tasviriyle başlar.

Kahraman anlatıcı, bir arkadaşını görmeye gider, ancak bulamaz. Dönmek üzereyken peynir ekmek yiyen bir çocuk dikkatini çeker.

Çocuk ile aralarında bir diyalog geçer. Çocuk durumunu ve hayallerini anlatıcıyla paylaşır.

Anlatıcı, çocukla yaptığı sohbet sırasında ustası çocuğu işbaşına çağırır. Anlatıcı bir süre çocuğun çalışmasını izler, sonra oradan ayrılır.

Olay örgüsü

Anlatıcının bir arkadaşını görmek için yapımevi ve atölyelerin bulunduğu hana gitmesi

Arkadaşını bulamayıp dönerken bir çocuk işçinin dikkatini çekmesi

Anlatıcıyla çocuk işçi arasında geçen diyalog

İşçi çocuğun durumunu ve hayallerini anlatması

Ustanın çağrısıyla çocuğun işine geri dönmesi

Anlatıcının, çocuğu çalışırken bir süre izlemesi

Kişiler

Anlatıcı Kahraman

Olayları ağzından dinlediğimiz kurmaca kişidir. Yazar olduğu belirtilmesine rağmen ismi verilmemiştir. Olaylar onun ağzından anlatılır.

“Koridorun kirli aydınlığında koşarak uzaklaştı. Dipteki atölyeden içeri girdi. Peşinden gittim. Atölye penceresinin kenarından heyecanla seyrettim: Boyu yetişemediği için ters çevrilmiş bir tahta sandığın üzerinden idare ediyordu makineyi. Makineyse, çocuğun emri altında munis bir hayvan kadar uysal, kıvrım kıvrım demir yongalar döküyordu.”

Ayhan (çocuk işçi)

Yaşadığı yoksulluk nedeniyle küçük yaşta çalışmaya başlamış, okuyamamış, hayalleri olan bir çocuktur.

“Kirli, kıvır kıvır sarı saçları vardı. Makine yağıyla kararmış yüzü, içlerinden aydınlanan harikulade yeşil gözleri…”

İlkokul dörde kadar sabahları okula, öğleden sonra babasının atölyesine gitmiş, annesi öldükten sonra iki kardeşiyle ortada kalmış, daha çocuk yaşta torna tesviye işine başlamıştır.

En büyük hayali kaptan olup büyük denizlerde dolaşmaktır. Bir de boyunun kısalığından şikâyetçidir.

“Bu arada her gün, sabahın beşinde çalar saatin sesiyle uyandığını, gaz ocağına çaydanlığı oturttuğunu, bulaşıkları yıkadığını, çarşıdan ekmek peynir aldığını, altıya doğru kardeşlerinin karnını doyurup altı buçukta omuz omuza işçi kalabalığıyla vapura binip yedide köprüye geldiğini, yediyi çeyrek geçe de atölyede işbaşı yaptığını öğrendim.”

Diğer Kişiler

Çocuk işçinin iki kardeşi, babası, ustası ve Ateş Ali (arkadaşı) hikâyenin diğer kişileridir. Hikâyede bu kişilerden fazla bahsedilmez. Usta, babasının arkadaşıdır. Üstü başı, eli yüzü kir pas içinde, iriyarı biridir. Çocuk işçinin iki kardeşinden biri okumaktadır, diğeri ise çok küçüktür. İkisine de Ayhan bakmaktadır. Ateş Ali ise bisküvi yapımevinde çalışan, işe birlikte geldiği, paydoslarda vakit geçirdiği arkadaşıdır.

Mekân

Hikâyede mekân; yapımevleriyle küçük tamir atölyelerinin bulunduğu bir handır.

“Bisküvi, çikolata, kâğıtlı şeker, zeytinyağı, sabun yapımevleriyle küçük tamir atölyelerinin yan yana odalarda bulunduğu, sefertasına benzeyen hanlardan birinin genzi tıkayan pis havası içinde ekmeğini küçücük pedalıyla kazanmaya çalışan bir arkadaşı görmeye gitmiştim.”

Zaman

Hikâyede belirgin bir zaman yoktur. Ancak “her gün, sabahın beşinde, yediyi çeyrek geçe, eylülde, her sabah” gibi zaman ifadeleri görülür.

Anlatıcının Bakış Açısı

Hikâye, kahraman anlatıcı ağzından anlatılır. Hikâyede anlatıcı kurmaca bir kişiliktir.

Dil ve Anlatım

Hikâyede; “iç konuşma” ve “diyalog” teknikleriyle, “öyküleyici” ve “betimleyici” anlatım türleri kullanılmıştır. Hikâyedeki tasvir ve tahliller oldukça başarılıdır. Öykünün anlatımı realist izler taşımaktadır. Toplumsal çelişkiler ustaca vurgulanmıştır.

Bir diyalog ustası olan yazar, hikâyede uzun betimlemelere ve gereksiz ayrıntılara girmez. Kişileri hem iyi hem de kötü yönleriyle yansıtır. Kişilerin karakterlerini olay içersinde belirler, onları doğal bir biçimde canlandırır ve konuşturur.

Hikâyenin Türü

Hikâyede günlük hayattan bir kesit anlatılmıştır. Bu tür hikâyelere “Çehov tarzı hikâye” ya da “durum – kesit hikâyesi” denir. Hikâyede belirgin bir olay ve serim, düğüm, çözüm bölümleri yoktur.

Hikâyenin Konusu ve Teması

Hikâyenin konusu; okuması gereken yoksul bir çocuğun ailesine yardım etmek için zor koşullar altında çalışmasıdır.

Hikâyenin teması; geçim sıkıntısıdır.

Hikâyenin temel çatışması; idealleri olan bir çocuğun eğitim hayatı ile çalışma hayatı arasında sıkışıp kalmasıdır.

Yazar Hakkında - Orhan Kemal

Hayatı

Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde eğitimli bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’dür. Babası Abdülkadir Kemali Bey, Darülfünunda hukuk eğitimi almış, daha okul yıllarında “İttihat ve Terakki Fırkası”na katılmıştır. Annesi Azime Hanım ise Rüştiyeyi bitirmiş, iki yıl da ilkokul öğretmenliği yapmıştır.

Orhan Kemal’in çocukluğunun ilk yılları Adana’da geçti. 17 Aralık 1918’de Tarsus, Ceyhan ve Adana Fransız kuvvetleri tarafından işgal edildi. Abdülkadir Kemali Bey, ailesini daha güvenli gördüğü Niğde’ye, ardından da Konya’ya götürdü.

Konya’da kaldığı dönemde Delibaş isyanına şahit olan Orhan Kemal, ayaklanmanın oluşu ve bastırılmasıyla ilgili anılarını “Baba Evi” adlı romanında ayrıntılarıyla anlattı. Babası Kuvayımilliye hareketine katıldığı için sık sık Ankara’ya gidiyordu. 2 Ekim 1920’de başlayan Delibaş ayaklanması Kuvayımilliyecilerin 6 Ekim’de Konya’ya girmesiyle son buldu. Babası 1920-1923 döneminde Büyük Millet Meclisinde Kastamonu milletvekili olarak görev yaptı.

Aile, 1923 yılında Adana’ya döndü. Abdülkadir Bey, Ceyhan’da çiftçiliğe başladı. Aynı dönemde “Toksöz” gazetesini çıkardı. Gazetedeki bir yazısından dolayı İstiklal mahkemesine verildi. Gazete kapatıldı. Abdülkadir Bey, on bir ay tutuklu kaldı. 26 Eylül 1930’da Adana’da “Ahali Cumhuriyet Halk Fırkası”nı kurdu. Bir basımevi satın alıp “Ahali” gazetesini çıkarmaya başladı.

Babasının siyasetle bu kadar ilgili olmasına karşın Orhan Kemal, gençlik yıllarının da etkisiyle bu dönemde babasının yaptıklarına pek ilgi duymadı. O yıllarda biraz sorumsuz, biraz da uçarı bir hayat yaşadı.

Abdülkadir Bey, bir süre hükümete karşı muhalefetini sürdürse de aldığı duyumlar üzerine Suriye’ye kaçtı. Babanın evden gitmesiyle aile sıkıntılı günler yaşamaya başladı. Orhan Kemal, annesi ve kardeşleriyle birlikte babasının yanına Beyrut’a gitti. Bu nedenle orta son sınıftaki öğrenimini yarım bırakmak zorunda kaldı. Abdülkadir Bey, Lübnanlı olmadığı için avukatlık yapamadı ve zor günler yaşadı.

Orhan Kemal, İbrahim Efendi adlı bir tanıdığın yardımıyla basımevine işçi olarak girdi. Basımevindeki görevi kâğıt kesme makinesinin kolunu çevirmekti. Kol kuvvetine dayanan bu işte oldukça zorlandı. İlk aşkıyla basımevinde çalıştığı yıllarda karşılaştı. Âşık olduğu Eleni, basımevinin yanında bulunan çikolata fabrikasında çalışan bir Rum kızıydı. Eleni ile aşkı uzun sürmedi, çünkü kız işten çıkarıldı. Orhan Kemal, onu bir daha göremedi ancak Eleni, onun sosyal uyanışındaki ilk kıvılcım oldu.

Orhan Kemal, dilini bilmediği bir ülkede arkadaşlarından uzakta daha fazla kalmak istemedi, 1932 yazında babasının da izniyle tek başına Adana’ya döndü. Burada yine bir işçi kıza gönül verdi. Ancak kız onun öncelikle okumasını istiyordu. Bu nedenle öğrenimini tamamlamak amacıyla İstanbul’a halasının yanına gitti. Bir süre sonra sevgilisinin başkalarıyla gezdiği haberini aldı. Bunun üzerine Adana’ya döndü. Böylece hem İstanbul’daki öğrenimini yarım bıraktı hem de sevgilisini kaybetmiş oldu. Adana’da bir süre işsiz güçsüz dolaştı, futbol oynadı, kahvehanelerde vakit geçirdi. Bu yıllarda oluşan kahve kültürünün, yazarın hayatında önemli bir yeri oldu.

Hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığı bu yıllarda kitaplarla tanıştı. Bilinçli işçi arkadaşlar edindi. Bu sayede okuma alışkanlığı kazandı. Milli Mensucat Fabrikasında işe girdi. Önce kâtiplik yaptı, daha sonra ambar memurluğuna verildi. Fabrikada çalıştığı yıllarda yaşadığı ve gözlemlediği pek çok şey eserlerine yansıdı. Fabrikada çalışanlar arasında Nuriye adında güzel bir göçmen kızı vardı. Ailesinin de izniyle 1937 yılında onunla evlendi. Nuriye, evlendikten sonra fabrikadaki işinden ayrıldı. Oysaki o dönemlerde geçim sıkıntısı çekiyorlardı.

Orhan Kemal, memur olarak çalıştığı sırada tüccarlık yapan Hilmi Efendi’nin yolsuzluk teklifini reddetti. Bunun üzerine Hilmi Efendi, ona iftira atarak işten atılmasına neden oldu. Böylece daha evleneli bir yıl bile olmadan işsiz kaldı.

1938’de Niğde’ye askere gitti. Tezkere almasına kırk gün kalmışken bir ihbar üzerine tutuklandı. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle beş yıl hüküm giydi ve Kayseri Hapishanesine gönderildi.

İlk şiirlerini Kayseri Cezaevinde yazmaya başladı. Hece ölçüsüyle yazdığı bu şiirler, hapiste olmanın verdiği acıyla ve özlemle yazılmış romantik şiirlerdi. “Duvarlar” adlı şiiri “Yedigün” adlı dergide Reşat Kemal adıyla yayınlandı. Yazdığı diğer şiirleri “Yedigün” ve “Yeni Mecmua” dergilerinde yayınlandı.

Babası sekiz yıl sürgünde kaldıktan sonra 1939 yılında Adana’ya döndü. Ağır Ceza Reisliğine atanınca oğlunun önce Kayseri cezaevinden Adana cezaevine oradan da Bursa cezaevine naklini sağladı. Bursa’da bulunmak Orhan Kemal için büyük bir şans oldu. Aralık 1940’ta Nazım Hikmet, Çankırı cezaevinden Bursa cezaevine nakledildi. Orhan Kemal, Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyor ve ona büyük hayranlık duyuyordu, ancak bir gün onunla tanışacağını aklına bile gelmemişti. Böylece hapishanede Nazım Hikmet’le 3,5 yıl sürecek oda arkadaşlığı başlamış oldu.

Nazım Hikmet, Orhan Kemal’in şiirlerini beğenmedi ancak onunla yakından ilgilendi ve bir nevi öğretmenlik yaptı. Programlı olarak felsefe, edebiyat, toplum bilim, siyaset bilim ve Fransızca çalıştırdı. Orhan Kemal, şiir yazmanın yanında düzyazı çalışmaları da yapıyordu, ancak bunlar deneme niteliğindeydi. Nazım, bir gün onun çalışmaları arasında bir roman denemesi gördü ve çok beğendi. Anlatımını sade ve akıcı bularak onu düzyazıya yönlendirdi. Düzyazıya geçmesi Orhan Kemal için bir dönüm noktası oldu.1939 yılında hikâye yazmaya başlayan Orhan Kemal, kendini geliştirdi ve 1940 yılında roman yazmaya yöneldi.

Orhan Kemal’in yayınlanan ilk hikâyesi 1940 yılında “Yeni Edebiyat” dergisinde çıkan “Balık” adlı hikâyesidir. Bu dönemde hikâye türü Türk edebiyatında oldukça yaygındı. Memduh Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay hep bu dönemde yetişmiş hikâye yazarlarıydı.

Orhan Kemal, 26 Eylül 1943’te tahliye olunca memleketi Adana’ya döndü. Bir taraftan sevdiklerine kavuşmanın sevincini yaşarken diğer taraftan da hem ustası hem de arkadaşı Nazım Hikmet’ten ayrılmanın hüznünü yaşadı. Adana’da karısı ve kızıyla birlikte dayısının evinde tek göz bir odaya yerleşti. Adana’da sürekli bir iş bulamadı. Toprak taşıma işinde, demiryollarında ve nakliyat ambarında kısa sürelerle çalıştı. Bu sıralarda ikinci çocuğu oldu. Adını Nazım koydular.

Adana’da iş bulamayınca varını yoğunu satarak Malatya’ya gitti. Malatya Mensucat Fabrikasında iş buldu, ancak askerliğini tamamlayamadığı için işe alınmadı. 1945 yazında eksik kalan 35 gününü tamamlamak üzere askere çağrıldı. Kilis’e gitti ancak 35 günün sonunda terhis edilmek yerine sürgüne gönderildi. 26 Ekim 1946 da serbest bırakıldı. Askerden dönünce bir arkadaşıyla birlikte sebze nakliyatçılığına başladı. Yolladığı sebzelerin parası gelmeyince bu işi de bıraktı. Adana “Verem Savaş Derneği”nde memur olarak çalışmaya başladı ancak bu işi de uzun sürmedi ve bir yıl sonra tekrar işsiz kaldı.

Orhan Kemal’in 1944 ve 1945’te “Varlık” dergisinde hikâyeleri yayınlandı. Aynı yıl “Varlık” dergisinin yaptığı ankette okurlar tarafından “en beğenilen hikâyeci” seçildi. Yazarın hikâyeleri “Gün”, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Yığın” ve “Yaprak” dergilerinde de yayınlandı. 1948’de “Seçilmiş Hikâyeler” dergisi biyografisini, 1949 yılında “Varlık” dergisi iki kitabını birden yayınladı.

Orhan Kemal’in ilk kitabı “Ekmek Kavgası” edebiyat çevrelerinden olumlu eleştiriler aldı. “Küçük Adamın Notları” başlığı altında yayınlanan iki romanı ise eleştirmenleri ikiye böldü. Kimi eleştirmenler bu romanları büyük bir gelişme olarak görürken, kimileri uzun hikâye, kimileriyse anı olarak değerlendirdi. Ancak bu iki roman okurlar arasında geniş bir ilgi uyandırdı.

1940’lı yıllarda Adana’da çeşitli işlerde çalışan fakat bir türlü uzun süreli işte kalamayan Orhan Kemal’in bakmak zorunda olduğu üç de çocuğu vardı. Bu nedenle İstanbul’a gidip kalemiyle hayatını kazanmaya karar verdi. 17 Nisan 1950’de eşi ve çocuklarıyla İstanbul’a geldi. Üç aydan fazla bir arkadaşının evinde kaldıktan sonra Fener’de bir ev bularak buraya taşındı.

Orhan Kemal, her gün kolunun altına sıkıştırdığı hikâyeleriyle “Babıâli”ye gidip hikâyelerini basacak bir yayınevi aradı. Bu dönemde İstanbul’a geldiğine pişman oldu, ancak Adana’ya dönmek de çare değildi. Yaşadığı sıkıntılara rağmen geçimini yazarak kazanmak konusunda kararlıydı. Her gün düzenli olarak yazmaya devam etti. Yazdıklarını yayınevlerine, dergilere kendisi gidip gösterdi. İstanbul’a geldikten sonra dergilerde hikâyeleri daha fazla çıkmaya başladı. Romanları gazetelerde tefrika olarak yayınlandı. Aynı romanlar daha sonra kitap olarak basıldı.

İlk olarak 1952’de “Vatan” gazetesinde tefrika olarak yayınlanan “Murtaza” adlı romanı kitap olarak basıldı. 1953 yılında “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanı “Dünya” gazetesinde yayınlandıktan sonra 1954’te kitap olarak basıldı. Eser basında büyük yankılar uyandırdı.

Orhan Kemal, bu döneminde yoğun bir çalışma temposu içine girdi. Her sabah dörtte kalkıp öğleye kadar yazıyor, öğleden sonra yazdıklarını yayınlatabilmek için yayınevlerine gidiyordu. 1956 yılında altı kitabı basıma hazır hale geldi. Ancak bunların hepsini yayınlatma imkânı olmadı.

Orhan Kemal, geçimini kaleminden sağlayan biri olarak bunu sadece para için yapmadı. Kalemini hiçbir zaman istemediği konular doğrultusunda kullanmadı. Bunca eser vermesine karşın, geçim sıkıntısı çekmeye devam etti.

1957 yılında “Sait Faik Hikâye Ödülü”nü aldı. Roman ve hikâyeleri yayınlanmaya devam etti. Bu arada senaryo yazma çalışmalarına da başladı. Önce bu konuda araştırma yapan yazar, bununla ilgili bir de kitap yazdı. Senaryo yazımı yazar için yeni bir geçim kaynağı oldu. Son dönemlerinde geçim sıkıntısı hafifleyen yazar, oyunlarından eline geçen parayla Basınköy’de bir daire aldı. Böylece yıllarca süren kira derdinden kurtuldu.

1967 yılında denize girerken kalp krizi geçirdi. Denizden dönünce bir kriz daha geçirdi. Arkadaşları onu hemen hastaneye götürdü. Hastanede iki hafta kaldıktan sonra taburcu oldu. Doktorlar uzun süre dinlenmesini önerdi ancak o buna uymadı.

1968’de Ankara Sanat Tiyatrosunda 372 kez temsil edilen “72. Koğuş” ona “Yılın En Başarılı Oyun Yazarı” ödülünü getirdi. Aynı yıl içinde birkaç ameliyat geçirdikten sonra 1969 yılında bir ay kadar hastanede yatmak zorunda kaldı. Aynı yıl uzun bir süre kendisine verilmeyen pasaportunu alarak Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak eşiyle birlikte Moskova’ya gitti. Orada bir kanama geçirerek hastaneye kaldırıldı. Tedavisi bitmeden İstanbul’a döndü.

1970 yılının ilk aylarında sağlığı düzelir gibi oldu. Eşiyle birlikte Bulgaristan’a gitti. Babaannesinin soyunun bulunduğu yerleri gezerek notlar aldı. Durumu ağırlaşınca hastaneye kaldırıldı. Burada 2 Haziran 1970’te hayata gözlerini yumdu.

Edebi Kişiliği

Orhan Kemal, yazı hayatına şiirle başladı. İlk şiiri hapishanede bulunduğu 1939 yılında, Reşat Kemal adıyla yayınlandı. Yine o dönemde yazdığı birçok şiir ve hikâyesi Orhan Raşit ve Orhan Kemal imzalarıyla çeşitli dergilerde yayınlandı. Yazar daha sonra öykü ve romanlarında Orhan Kemal adını kullandı ve bu adla tanındı. İlk öyküsü “Balık” 1940 yılında “Yeni Edebiyat” gazetesinde yayınlandı.

Orhan Kemal, ilk öykü kitabı “Ekmek Kavgası” ve “Küçük Adamın Notları başlığı altında yayınladığı otobiyografik roman dizisiyle yaygın bir üne kavuştu. Bu roman dizisinin ilki olan “Babaevi”nde yazar çocukluğunu, ailesinin dağılmasını ve yoksullaşmalarını, “Avare Yıllar”da Adana’da zor şartlarda geçen gençlik yıllarını, fabrika işçiliğini, “Cemile”de Yugoslav göçmeni bir işçi kızla yaşadığı aşkı, “Dünya Evi”nde göğüs germek zorunda olduğu zorlu yaşam koşullarını, evliliğinin ilk yıllarını ve Adana’daki yaşam mücadelesini anlattı.

1952 yılında yayınlanan “Murtaza” romanında çizdiği gece bekçisi tiplemesi; görev anlayışı ve kişiliğiyle edebiyatımızın unutulmazları arasında yerini aldı. Yazar, “Murtaza” romanındaki mizahi anlatımını “Müfettişler Müfettişi”, “Üç Kâğıtçı” ve ölümünden sonra yayınlanan “Tersine Dünya” adlı romanlarında da sürdürdü.

1954 yılında yayınlanan öykü kitabı “72. Koğuş”ta anılarına ve gözlemlerine dayanarak; o dönemin cezaevlerinde yaşanan zor şartları, insanlar üzerindeki yıpratıcı etkisini ve mahkûmlar arasındaki ilişkileri işledi.

Öykü ve romanlarında ele aldığı kişilerin temiz ve aydınlık yönlerini öne çıkarmaya çalışan, yaşanan acı gerçekleri ortaya koyarken bile umudunu kaybetmeyen yazar, roman alanındaki en olgun ürününü 1954 yılında yayınlanan “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanıyla verdi. Adana’daki tarım ve fabrika işçilerinin dünyasına eğilen bu romanında Çukurova’ya akın eden gurbetçilerin yüz yüze kaldıkları sömürü düzenini, sanayileşmeye geçiş süreci çerçevesinde anlattı. Bunu takip eden “Vukuat Var”, “Hanımın Çiftliği”, “Eskici ve Oğulları”, “Kanlı Topraklar” ve “Kaçak” adlı romanlarında ise Çukurova’daki yaşamı farklı yönleriyle yansıttı.

Orhan Kemal’in, “Grev”, “Arka Sokak”, “Babil Kulesi”, “Kardeş Payı”, “Dünyada Harp Vardı”,  “Önce Ekmek” adlı öykü kitaplarıyla; “Suçlu”, “Serseri Milyoner”, “Devlet Kuşu”, “El Kızı”, “Gurbet Kuşları”, “Sokakların Çocuğu”, “Bir Filiz Vardı”, “Yalancı Dünya”, “Evlerden Biri”, “Sokaklardan Bir Kız”, “Kötü Yol” adlı romanları ardı ardına yayınlandı. Konu ve kişileri İstanbul’un kenar semtlerinden seçen yazar, bu öykü ve romanlarında İstanbul’un yoksul mahallelerinde yaşayan, fabrikalarda çalışan, kimi kez kötü yola sürüklenen, yoksulluktan kurtulmak için her türlü yola başvuran insanların hikâyelerini anlattı. Bunlar büyükşehrin yoksul insanları, göçmenler, suça itilen çocuklar, hem işte hem evde çalışan kadınlar ve geçim sıkıntısı çeken küçük memurlardı.

Orhan Kemal öykü, roman, oyun gibi eserlerin yanında çok sayıda senaryo da yazdı. 1963 yılında “Senaryo Tekniği” adlı bir de kitabı yayınlandı. Nazım Hikmet’le Bursa Cezaevinde geçirdiği tutukluluk yıllarını “Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl” adlı anı kitabında anlattı.

Orhan Kemal’in sahnelenmiş beş tiyatro oyunu vardır. Bunlar; 1960 yılında sahnelenen “İspinozlar (Yalova Kaymakamı)”, 1962’de sahnelenen“72. Koğuş”, 1968’de sahnelenen “Eskici Dükkânı”, 1969’da sahnelenen “Bekçi Murtaza” ve 1970’te ölümünden sonra sahnelenen “Kardeş Payı”dır.

Orhan Kemal, 1958’de “Kardeş Payı” ile “Sait Faik Hikâye Armağanı” aldı. “72. Koğuş” ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından 1967 yılının “En İyi Oyun Yazarı” seçildi. 1969’da “Önce Ekmek” ile “Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü”nü ve ikinci kez “Sait Faik Hikâye Armağanı”nı kazandı.

Eserlerinde toplumsal gerçekleri, birey-toplum ilişkisi çerçevesinde, gözlemlere dayanarak sade, yalın bir dille yansıttı. Sıradan insanların yaşamlarını bireyselliğe indirgemeden, çevreyle ve birbiriyle ilişkileri içersinde dile getirdi. Eserlerini sadece düş gücüyle değil, yaşadığı ve tanık olduğu olayları zihninde yeniden canlandırarak ve kurgulayarak meydana getirdi.

Orhan Kemal’in hikâyeleri belli bir olay çerçevesinde serim düğüm çözüm ekseninde gelişmez, hayattan bir kesit anlatılır. Hikâyeler beklenmedik bir sonla bitmez, sonucu içinde barındırır.

Yazarın ilk hikâyesinden başlayarak çalışan insana büyük önem verdiği görülür. İlk hikâye kitabı “Ekmek Kavgası”ndan itibaren fabrika işçilerinin, ırgatların, küçük memurların, seyyar satıcıların yaşam mücadelesini anlatır.

Yazarın sonraki yıllarda İstanbul’da yazdığı hikâyelerde ise büyükşehre göçmüş kırsal kesim insanlarının bu yeni ortama ayak uydurabilme mücadelesi görülür. Hikâyelerdeki kişiler sosyal statülerine uygun, şive özellikleri korunarak, yerel dille konuşturulmuştur. Yazar, hikâyelerinde kişiler aracılığıyla toplumun sosyal ve ekonomik durumu yansıtılmıştır. Eserlerinin kahramanları; yaşam mücadelesi veren dilenciler, kötü yola düşen kadınlar, çalışan küçük çocuklar, işten atılan memurlar, hapiste yatanlar ve köyünü bırakıp çalışmaya gelen gurbetçilerdir.

Orhan Kemal, birçok yazar gibi eserlerinde otobiyografik öğelere de yer verir. Ancak bu olgu, yazarın salt anılarını anlattığı eserler olması biçiminde değerlendirilemez. Çünkü yazar, sadece yaşadıklarını anlatmayıp kendi gerçeğini bir toplum olayı, toplumsal bir sorun biçiminde ortaya koyar. Bakış açısı realist, bazen de natüralist izler taşır. Kahramanların yaşamlarını, sorunlarını, iç dünyalarını yansıtırken umutlu bir yaklaşım gösterir. Eserlerinin hemen hepsinde toplumsal çelişkileri ustaca vurgular.

Bir diyalog ustası olan yazar, eserlerindeki kişileri hem iyi hem de kötü yönleriyle yansıtır. Kişilerin karakterlerini olay içersinde belirler; onları doğal bir biçimde canlandırır ve konuşturur. Uzun betimlemelere ve gereksiz ayrıntılara girmez.

Orhan Kemal’in sanata ve sanatçıya bakış açısı düşünce yapısıyla paralel gelişir. Kendisini bir “yazı ırgatı” olarak gören yazar, içinde yaşadığı toplumun sorunlarını gerçekçi bakış açısıyla yansıtır. O, toplumla sanatçı ilişkisini doktorla hastası arasındaki ilişkiye benzetir ve sanatçının bir bilim adamı, bir düşünür olduğunu dile getirir. Sanatçının toplumun geleceği endişesini içinde taşıyarak her şeyden önce bir fikir adamı olması gerektiğine inanır. Yazara göre sanatçı sosyal gelişme ve değişmelere karşı düşündürücü, yol gösterici olmalıdır. Çünkü sanat ile sosyal yaşam ayrılmaz bir bütündür.

Eserleri

Hikâye
Ekmek Kavgası (1949)
Sarhoşlar (1951)
Çamaşırcının Kızı (1952)
72. Koğuş (1954)
Grev (1954)
Arka Sokak (1956)
Kardeş Payı (1957)
Babil Kulesi (1957)
Dünyada Harp Vardı (1963)
Mahalle Kavgası (1963),
İşsiz (1966)
Önce Ekmek (1968)
Küçükler ve Büyükler (1971)
Roman
Baba Evi (1949)
Avare Yıllar (1950)
Murtaza (1952)
Cemile (1952)
Bereketli Topraklar Üzerinde (1954)
Suçlu (1957)
Devlet Kuşu (1958)
Vukuat Var (1958)
Gâvurun Kızı (1959)
Küçücük (1960)
Dünya Evi (1960)
El Kızı (1960)
Hanımın Çiftliği (1961)
Eskici ve Oğulları (1962)
Gurbet Kuşları (1962)
Sokakların Çocuğu (1963)
Kanlı Topraklar (1963)
Bir Filiz Vardı (1965)
Müfettişler Müfettişi (1966)
Yalancı Dünya (1966)
Evlerden Biri (1966)
Arkadaş Islıkları (1968)
Sokaklardan Bir Kız (1968)
Üç Kâğıtçı (1969)
Kötü Yol (1969)
Kaçak (1970)
Tersine Dünya (1986)
Tiyatro
İspinozlar (1965)
72. Koğuş (1967)
Anı
Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl (1965)
İnceleme
Senaryo Tekniği ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar (1963)
Röportaj
İstanbul’dan Çizgiler (1971)

Genel Değerlendirme

Yazar, hikâyesinde kişiler aracılığıyla toplumun sosyal ve ekonomik durumu yansıtılmıştır. Bu hikâyede çocuk yaşta çalışmaya başlayan işçilerin yaşadığı zor şartlar ve geçim sıkıntısı başarılı bir biçimde dile getirilmiştir. Konu itibarıyla üzerinde durup düşünülecek bir hikâyedir.

EN ÇOK OKUNAN YAYINLAR

Kaldırımlar Şiiri İncelemesi

Sanat Şiiri İncelemesi

Otuz Beş Yaş Şiiri İncelemesi

Ben Sana Mecburum Şiiri İncelemesi

Çoban Çeşmesi Şiiri İncelemesi