O Belde Şiiri İncelemesi
Lerze-î istitâr ü istiğnâ.
O belde?
O belde
Uzak
Şiir
Hakkında
İlk olarak 1909’da
“Şiir ve Tefekkür Mecmuası”nda yayınlanan şiir, şairin “Göl Saatleri” kitabının
“Serbest Müstezat Nazımları” bölümünde yer almaktadır. O Belde, şairin iç
dünyasını ve şiir anlayışını en iyi yansıtan şiirlerinden biridir.
Şiirin
Biçim Yönünden İncelenmesi
Nazım
şekli: Şiir “serbest müstezat” şeklinde yazılmıştır.
Ölçüsü:
Şiir “aruz ölçüsü” nün değişik kalıplarıyla yazılmıştır.
Uyak
düzeni: Şiirin belli bir uyak düzeni yoktur. Ancak bu şiirin
uyakları olmadığı anlamına gelmez.
Şiirdeki
Ahenk Unsurları
O Belde, “serbest
müstezat” şeklinde yazılmıştır. Şairi bu şekli kullanmaya yönelten etken, şiiri
musikisinin serbest hareketli ahengine yaklaştırma düşüncesidir. Bu düşünce,
şiirin genel yapısına olduğu kadar ayrıntılarına da hâkimdir. Birbirinin aynı
ve birbirine benzer kelimelerin düzensiz aralıklarla tekrarına dayanan müzikal
karakter, şiirin bütününde kendini güçlü bir biçimde hissettiriyor. Bunlardan
bazıları:
“Uzak
Parçası, şiirin
ortalarında ve sonunda aynen iki kere tekrar ediliyor. Bazı dize başları birbirine
benzer kelimelerle başlıyor:
“Ne sen
Gibi ahenk açısından
birbirine benzer yapıdaki kelime ve kelime gruplarının tekrarı, ayrıca “d”,
“n”, “z”, “r” seslerinin şiir boyunca kullanılması, şiiri musiki yönünü
güçlendiriliyor.
Şiirde dizelerin uzunluk
ve kısalıkları da şiire musiki havası veriyor. 12 ayrı vezin kullanılan bu 59
mısralık şiirde, birbirini takip sırasına bakarak, şairin belirli aralıklarla
tekrar ilkesine dikkat ettiğini görürüz. Bu da bize gösteriyor ki şair, şiirini
yazarken serbestlik içinde belli bir düzen kurmuştur.
O Belde’de ölçü gibi
uyak sistemi de çok değişiktir. Bazı kelimelerin çok tekrar edildiğini görürüz:
“akşam” 8 kez (akşam4, şam2, mesa2), “deniz” 7 kez, hüzün ifade eden kelimeler
15 kez, kadınlara ve güzelliğe ait kelimeler 11 kez tekrar edilmiş. Buna göre
şiirin dört unsurdan oluştuğunu görülür; akşam, deniz, hüzün, kadın. Bu
kelimeler ahenkle olduğu kadar anlamla da ilgilidir.
Şiirin
teması: Uzak, güzel ve bilinmeyen bir ülkeye özlem
duygusudur.
Şiirin
İçerik Yönünden İncelenmesi (Açıklama – Yorum)
Başlangıçta şair, yanında
bulunan bir kadınla akşam gün batımını seyrediyor.
Denizlerden
Bu kadın, ince, güzel
ve doğayı anlayan bir ruha sahiptir. O da şair gibi özlem ve gurbet (ayrılık)
duygusuyla sıkıntılıdır. Gözlerini akşamın renkleri ve hüznü bürümüştür. Bu
durum onu, şaire daha da güzel gösteriyor.
Ne sen,
Şiirin “bugünkü beşer
(nesil)”den bahseden parçasını ikinci bölüm olarak alıyoruz. Burada şair,
sevgilisine “bir ince taze kadın”, kendisine “eski bir budala” diyen “bugünkü
beşer” hakkındaki düşüncelerini dile getiriyor.
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Diyerek bugünkü beşerin
kabalığını anlatıyor. Kadının, doğanın ve sanatın bugünkü nesil tarafından
anlaşılmaması ve anlamsız görülmesi, romantikler tarafından çok işlenmiş bir
konudur. Ancak şair, bu durumu kendine göre ve kendi anlatımıyla yorumluyor.
Bu bölümde şair, esas
konuya giriyor ve yaşadığı dünyada bir sürgün olduğunu anlatıyor.
Sen ve ben
Şair, güzel bir ülkeden
ayrılmış, bu dünyada mahkûm olarak yaşadığını söylüyor. Bu duygu şairin
çocukluğundaki mutlu günlerine dönemeyeceği düşüncesinden kaynaklanıyor.
O belde?
Bu bölümde şair, artık cüdâ
(uzak) kaldığı o beldeyi tasvir ediyor. Şiirin ağırlık merkezini teşkil eden bu
tasvir başlıca iki unsurdan oluşuyor. O beldenin görünümünü anlatan dizelerle, o
beldede yaşayanları anlatan dizeler.
O belde, hayalde
yaşatılan, el değmemiş, bilinmeyen bir yerdedir. Üzerinde daima mavi bir akşam
dinlenir. Eteklerindeki deniz, ruhlara derin bir sükûnet (uyku dinginliği)
serper.
O Belde’nin kadınlara
ayrılan dizeleri görünüm tasvirine oranla daha fazladır. Bunun nedeni, şair
için önemli olan manzara değil ruhtur. Kadınlar o beldenin ruhunu temsil eder. O
belde, kadınların varlığı ile değer kazanan bir yerdir. O beldenin kadınları güzel,
ince, saf ve leylî (geceye özgü) dir. Hepsinin gözlerinde hüzün vardır. Hepsi
hemşire (kız kardeş) veya sevgilidir. Oradaki kadınlar gönüldeki acıları
dindirmeyi bilir. Hep durgunluğu ve suskunluğu ararlar. Ayın hüznünün ışıksız
alevi, sanki ellerine sığınmıştır. Hepsi zayıf ve narindir. Orada “dalgın
akşam”, “hasta deniz” ve “kadınlar” hepsi birbirine benzer.
Güzellik, hüzün, ay
ışığı içinde dolaşma ve zayıflık; bu özellikleri biz Ahmet Haşim’in annesinde
ve çocukluğunda tanıdığı kadınlarda da görüyoruz. Şairin hayal ettiği “o belde”
ile çocukluğunda yaşadığı yerler arasında büyük benzerlikler vardır. Şair,
çocukken yaşadığı yerleri hayalinde daha da güzelleştirerek “o belde” yapıyor.
Uzak
Son bölümde şair,
dalmış olduğu hülyalar âleminden uyanarak tekrar gerçek dünyaya dönüyor. Kendini
yeniden bu yerde sürgüne ve ayrılığa sonsuza dek mahkûm hissediyor. Şair,
çocukluk günlerine dönemeyeceğini biliyor. Ancak mahkûmiyet duygusunun
oluşmasında yaşadığı çevrede kendini yalnız ve yabancı hissetmesinin de payı
büyüktür.
Dil
ve Anlatım
Ahmet Haşim, bu
şiirinde en çok “mavi”, “ince” ve “uzak” sıfatlarını kullanıyor. Denizi, akşamı, o beldeyi “mavi” bir renge
boyuyor. Mavi, gerçekleri
belirsizleştiren, hayal kurmaya uygun bir renktir. Gölge sıfatı da gerçeği
silme arzusunu ifade eder. Hava ve kadınlar için kullanılan “ince” sıfatı da bu
eğilimi gösterir. Şairin çok kullandığı sıfatlardan biri de “uzak” sıfatıdır. Bu
sıfat da gerçeklerden kaçmayı hissettiriyor.
Bütün bu sıfat
tamlamaları gösteriyor ki Haşim, “O Belde”de nesnel varlıkları sürekli silmeye,
kaybetmeye, inceltmeye, uzaklaştırmaya çalışıyor.
O beldede akşam mavi, kırgın
ve dalgındır; deniz durgun, sessiz ve hastadır. O belde de “ufk-ı şam” (akşam ufku), “âlâm-ı
fikr” (düşünce acıları) gibi sıradan isim tamlamalarının yanında, bazı yeni
isim tamlamaları da görülür. “Melal-i
hasret ü gurbet” (özlem ve gurbet sıkıntısı) tamlaması şairin en ince ruh
halini ifade eder. “Lerze-i istitâr-ı
istiğnâ” (içe kapanma ve çekimserlik titremesi) tamlaması da şair
tarafından bulunmuş yeni bir tamlamadır. “Bûy-i
rûh” (ruhunun kokusu) tamlaması şiirin en ilginç tamlamasıdır. Bu tamlama
çok derin anlamlar taşıyor. Bu tamlama ruhu nesnelleştiriyor. Dizenin içinde “Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz / Topluyor
bû-yi rûhunu gûyâ” ifadesi, tabiatla kadın arasındaki kaynaşmayı ifade
ediyor. “Nîlî sükût-ı istifhâm”
(çividi soru sessizliği) tamlaması da şairin anlatımına güzel bir örnektir. “Nîlî” sıfatını şair, “istifham”a değil “sükût”a bağlıyor. “Ve bu
akşam ki eyliyor tehziz / Bende evtar-ı hüznü ü ilhamı” Dizelerindeki
tamlamalar da dikkat çekicidir. “Evtâr-ı
hüzn ü ilhâm” (üzüntü ve esin telleri) tamlaması ile şair, içindeki
duyguları, hüzün ve ilhamı bir musiki aleti gibi düşünüyor. Akşam, bu manevi
müzik aletini titretiyor. Bu ifadede şair, kendisi ile tabiat arasındaki
kaynaşmayı müzikal bir niteliğe büründürüyor.
Haşim,
şiirinde açık hiçbir benzetme yapmıyor. Anlatımında kullandığı en güçlü araçlar
isim ve sıfat tamlamalarıdır. Bunlardan birçoğu gizli benzetmeler biçiminde
ortaya çıkıyor. Fakat bunlar teşbih değil istiare biçiminde karşımıza çıkıyor..
Örneğin “hasta deniz” tamlamasında deniz insan gibi düşünülmüştür. Keza “dalgın
mesâ” tamlamasında da gizli bir teşbih var. Bu tamlamalarda aynı zamanda teşhis
(kişileştirme) özelliği de bulunuyor. Şair, sadece isim ve sıfatlarla değil
fiillerle de görüntüler oluşturuyor; denizlerden esen ince havâ, yanındaki
kadının saçlarıyla eğleniyor.
O belde kadınlarının
ruhları tasvir edilirken şairin, kelimeleri kullanmadaki inceliği ve ustalığı doruk
noktasına çıkıyor.
Onların rûhu şâm-ı muğberden
Burada o belde
kadınlarının ruhu önce kırgın akşamdan kalan menekşelere dönüşüyor, sonra
durgunluk ve suskunluğu arayan bir hisle doluyor.
Serbest müstezat
tekniğine uygun olarak, şiirde cümleler tek bir dizede başlayıp bitmiyor. Diğer
dizelerde de anlam devam ediyor. Dizelere dağılan cümleleri bütün olarak
değerlendirecek olursak, uzunluk ve kısalıklarıyla, şiirin içeriği arasında
bazı ilişkiler olduğunu görürüz. Başlangıcı teşkil eden uzun ve öğeleri dağınık
cümleler, genellikle heyecanlı bir ses tonuna karşılık geliyor. O beldeyi ve o
belde kadınlarını tasvir eden kısa cümlelerde, hayali bir mutluluk duygusuyla
şairin ruhu gibi ifadesi de sakindir. Bundan sonra arka arkaya gelen dört soru
cümlesiyle tekrar duygusal karmaşa başlıyor. Son dizelerdeki cümlede ise şair,
istemediği bu yerde kendini sonsuza dek mahkûm hissediyor.
Şair
Hakkında - Ahmet Haşim
Gerçek dünyanın değil,
bunların kendisinde uyandırdığı izlenimleri ve çağrışımları şiir yoluyla
yansıtan Ahmet Haşim, modern Türk şiirinin kurucularından biri olarak
görülmektedir. “Ağır ağır çıkacaksın bu
merdivenlerden” dizeleriyle bir döneme damga vuran şair, sembolizmden büyük
ölçüde etkilenmiş ve bunu şiirlerine yansıtmıştır.
Hayatı
Ahmet Haşim, 1887’de
Bağdat’ta doğdu. Babası Fizan mutasarrıflarından Arif Hikmet Bey, annesi Sara
Hanım’dır. Ahmet, biri kız, ikisi erkek, üç kardeşten en büyüğüdür.
Ahmet Haşim’in
çocukluğu Bağdat’ta tam bir Arap çevresi içinde geçti. Şair, babasının memur
olması nedeniyle pek çok yerde bulundu. Düzenli bir hayat yaşayamadı. Annesini
sekiz yaşlarındayken kaybetti. Bu ölüm, onda derin ve silinmez izler bıraktı.
Bu izler daha sonra şiirlerine ümitsizlik, dehşet, korku, nefret gibi karamsar
duyguların yansımasına neden oldu. İstanbul’a babasıyla birlikte geldiğinde hiç
Türkçe bilmiyordu.
Şair, İstanbul’a
geldikten sonra ilk yılı Numune-i Terakki okulunda, Türkçesini kuvvetlendirmek
için okudu. Daha sonra Galatasaray Sultanisi’ne kaydedildi. Yaşı ve sınıfı
ilerledikçe edebiyata olan hevesi de artmaya başladı. Bunda edebiyat öğretmeni
Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun etkisi olduğu kadar, bir arkadaşından aldığı Fransız
Şiir Antolojisi’nin de büyük etkisi vardı. Okulda tanıdığı bir başka edebiyat
heveslisi de İzzet Melih’ti. Bu arkadaş çemberine daha sonra Hamdullah Suphi
Tanrıöver, Emin Bülent Serdaroğlu ve Abdülhak Şinasi Hisar da katıldı. Zaman zaman
bir araya gelerek hararetli edebiyat tartışmaları ve sohbetleri yapan bu
gruptan, ilk olarak şiirleri edebi bir dergide yayınlanan Ahmet Haşim oldu.
Mecmua-i Edebiye isimli bu edebiyat dergisinde Ömer Seyfettin’in şiirleri de
yayınlanmaktaydı.
1907’de Mekteb-i
Sultani’yi bitirince Reji İdaresine (Tekel İdaresi) memur olarak girdi. Bir
taraftan da Mekteb-i Hukuk’a devam eden Haşim, İzmir Sultanisi Fransızca
öğretmenliğine atanınca hukuk öğrenimini bıraktı.
İki yıl sonra İstanbul
Maliye Nezareti tercümanlığına atanması dolayısıyla tekrar İstanbul’a döndü.
1909’da başlayan Fecr-i Ati hareketine katıldı. Pek çok şiiri yayınlandı.
Özellikle “Göl Saatleri” ve “Şi’r-i Kamer” isimli şiirleri büyük ilgi
uyandırdı.
Ahmet Haşim, her ne
kadar Fecr-i Âti hareketi içinde görülse de bu grubun toplantılarına pek
katılmadı. Fecr-i Âti topluluğunun dağılmasından (1913) sonra uzun bir
sessizlik dönemi geçiren şair, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla dört yıl
ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak görev yaptı.
Savaştan sonra Düyun-u
Umumiye ve Osmanlı Bankası’nda görev yaptı. Bu görevlerini Sanayi-i Nefise
Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji öğretmenliği, Harp
Akademisi ve Mülkiye Mektebi Fransızca öğretmenliği takip etti.
Ahmet Haşim, bir
taraftan memuriyet hayatına devam ederken diğer taraftan da “Akşam” gazetesinde
yazılar yazmaya başladı. Bu yazıların bir kısmını daha sonra “Gurabahane-i Laklakan” adlı kitabında
topladı. 1921’de “Dergâh” dergisine yazdığı şiirlerin bir kısmını da “Göl Saatleri” adıyla yayınladı.
1926’da “Resimli
Kitap”, “Dergâh”, “Yeni Mecmua” dergilerinde yayınladığı şiirlerini bir araya
getirerek “Piyale” isimli kitabında
topladı. Aynı yıllarda “İkdam” gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı. Bu gazetede
yazarken alaycı, saldırgan bir üslup kullanması, eleştirilerde ölçü gözetmemesi
yüzünden sert tepkilerle karşılaştı. Bu nedenle Peyami Safa ile aralarında kalem
kavgaları oldu.
Hastalığının tedavisi
için 1924 ve 1926’da iki kez Paris’e, 1932’de Frankfurt’a gitti ancak
iyileşemeden döndü. Güncel sorunları, makalelerinin bir kısmını, Paris gezi
notlarını da ekleyerek “Bize Göre”
adlı kitabında topladı. Frankfurt’taki günlerini de “Frankfurt Seyahatnamesi” adlı kitabında anlattı.
Son yıllarını
hastalıklarla geçiren şair, bu yıllarda kıtalardan oluşan küçük şiirler yazdı. 4
Haziran1933’te hayata gözlerini yumdu.
Edebi
Kişiliği
Ahmet Haşim’in hayal
dünyasını ve dolayısıyla şiirlerindeki egemen duyguyu anlayabilmek için
hayatındaki dönüm noktalarını da iyi anlamak gerekir. Şairin hayatındaki en
kalın çizgiyi, bulunduğu ortama uyum sağlayamamak oluşturuyordu.
Haşim’in ruhsal
durumunu anlayabilmek için çocukluğuna inmek gerekir. Haşim, çocukluğunda zeki
olduğu kadar duygusal bir yapıya da sahipti. Çocukluk yıllarının sıkıntılı
geçmesinde hasta bir anne ve sert mizaçlı bir babanın büyük rolü vardı. Aile
hayatındaki huzursuzluk, şairin ruhsal ve bedensel gelişmesinde hayli etkili
oldu. Bünyesindeki zayıflık ve hassas ruhsal yapısı nedeniyle aradığı şefkati,
sadece anne kucağında buluyordu. Her akşamüstü Bağdat’ın Dicle kıyılarında
yaptıkları gezintiler, onları birbirine daha da bağlıyordu. Annesiyle
birbirlerine çok bağlı ve çok yakın olmakla birlikte gelecekten hiç ümitli
değillerdi. Korku, endişe ve ümitsizlik peşlerini hiç bırakmadı. Annesinin ölümü
ise ona hiç unutamayacağı bir acı yaşattı.
Okul yıllarında
sıkıntıları devam etti. Aile çevresindeki şefkat eksikliğinin yarattığı
yalnızlık duygusu gitgide derinleşti. Bunun sonucunda kendi kabuğuna çekilme
duygusu ağır bastı. İstanbul’a uzak bir Arap çevresinde, Bağdat’ta doğduğu için
okul arkadaşları arasında şaka olarak takılan “Arap Haşim” lakabı daha sonraki
yaşantısında da devam etti. Bu da şairi, yabancılık, yalnızlık ve huzursuzluğa
sürükledi. Haşim, çevresinde bulamadığı sevgi ve şefkati hayal dünyasında,
çocukluk anılarına dönerek gidermeye çalıştı. “Şi’r-i Kamer” ve “Hilal-i
Semen” şiirlerinde bu durum açıkça görülmektedir.
Şair, kendisine
yakınlık göstermeyen insanlara karşı bencil ve kırıcı davranırdı. Etrafındaki
herkese şüpheyle bakardı. Bu ruh hali içinde sinirleri sürekli gergindi ve en
ufak bir sorunla karşılaştığında ortalığı kırar dökerdi. Bu nedenle huzura
erebilmek için gururunu kırabilecek kişilerden uzak dururdu. Dostlarını,
çoğunlukla basit, kendisine saygı gösteren, gösterişsiz insanlardan seçmesi
bundan dolayıdır.
Ahmet Haşim’in şiirleri
üç farklı dönemde incelenebilir: Birinci dönem, şairin çeşitli etkiler altında
kaldığı, yolunu bulmaya çalıştığı dönemdir. İkinci dönem, asıl edebi kişiliğinin
belirginleştiği dönemdir. Bunda Fransız şair Regnier’in etkisi büyüktü. Üçüncü
dönemde ise şair, klasisizme yöneldi. Ancak şair, en çok empresyonizm
(izlenimcilik) akımının etkisinde kaldı.
Ahmet Haşim’in, “Mecmua-i
Edebiye” dergisinde yayınlanan şiirlerinde, o devrin bütün genç şairlerinde
olduğu gibi Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’den etkilendiği görülür. Bu
döneminde o, aşk peşinde koşan, ancak aşkla kucaklaşmak yerine onun hayaliyle
avunan biridir. Onda, aşk hiçbir dönemde gerçek olarak ortaya çıkmadı, sadece
izleri, ıstırabı ve yıkıntıları kendini gösterdi. Şiirlerinde hayali bir
sevgilinin yaşattığı aşk acılarını anlattı.
Şairin, “sanat için
sanat” ilkesine bağlanması ve sembolizm akımına kayması, biraz da sosyal
hayatının eksikliklerinden kaynaklanmaktadır. İkinci döneminde şair, yavaş
yavaş kendini bulmaktadır. Bu durumunu en iyi “Melali (hüzün) anlamayan nesle aşina (tanıdık) değiliz” dizesinde
ifade etti. Bu dönemde şair yavaş yavaş Abdülhak Hamit’in etkisinden kurtuldu. Bir
taraftan hüznü, diğer taraftan hayatın ve doğanın yansımalarını ustaca işledi.
Şiir dili daha da gelişti, iyice olgunlaştı. Acılarını gizlemeye çalıştı, şiirine
canlı renkler ekledi. Dili daha etkileyici, görüşü daha keskindi.
Haşim’in şiir
hakkındaki görüşleri Mallerme çizgisine ve “saf şiir” anlayışına uygundur. Bu
anlayışa göre, kelimelerin ses değeri anlam değerinden daha önemlidir. Şiirde, anlam
açıklığı değil, ahenk önemlidir. Sesler ve kelimeler bilinçaltına seslenmeli ve
bir takım çağrışımlar yapmalıdır. Şiir, anlaşılmak
için değil, hissedilmek için okunmalıdır. Bu görüş sembolizm akımına da
uymaktadır. Ancak şair, sembolist değildir, sadece sembolizmden etkilenmiştir.
Şiirlerinde en çok “akşam, gurup (gün batışı), şafak, ay, yıldızlar, deniz,
göl, kuşlar, orman” sembollerini kullanır.
Ahmet Haşim’in
kelimeleri ve üslubu genellikle içeriğe uygun bir karakter taşır. Şiirlerinde
çeşitli nazım biçimlerini deneyen şairin en beğendiği biçim “serbest müstezat”
biçimidir. Bununla birlikte şiirlerinde, dörtlükleri de kullanır. Şairin
kullandığı bir başka nazım şekli de “sone”dir. Şiirlerinin tamamını aruz
ölçüsüyle yazan şair; üçlü, beşli, altılı ölçüleri de denedi, aynı şiir içinde
bunları karışık olarak kullandığı da oldu.
Gazete ve dergilerde
makaleler, fıkralar ve gezi yazıları yazdı. Bu yazılar, zaman zaman iç
dünyasından sıyrılan Haşim’in dış dünyayı ve orada olup bitenleri nasıl
gördüğünü anlatması bakımından önemlidir. Ancak bu geçici ve yüzeysel ilişkiler
ona gerçeklik duygusu kazandıramamış ve onu öznel görüşlerin etkisinden kurtaramamıştır.
Buna rağmen ince nükteleri, şaşırtıcı buluşları, iğneleyici sözleri, kıvrak zekâsı
ve renkli üslubu, yazılarına apayrı bir çekicilik katmıştır.
Eserleri
Göl Saatleri (1921)
Piyale (1926)
Bütün Şiirleri (1987)
Fıkra
Gurabahane-i Laklakan (1928)
Bize Göre (1928)
Gezi Yazısı
Frankfurt Seyahatnamesi (1933)
Genel
Değerlendirme
“O Belde”nin iyi bir kuruluşu var. İçinde fazla ya da gereksiz bir şey yok. Her parçaya ayrı bir görev yüklenmiş. Parçaların birleşmesi tutarlı bir bütün meydana getiriyor. Şiir, aşamalı bir biçimde gelişerek belli bir amaca ulaşıyor. İçerik bir süreç içinde ortaya konuyor. Sürece ve içeriğe göre ayarlanan ses düzenleri, tekrarlanan sözcükler ve dizeler, etkileyici bir müzik, ruhun dalgalanışına uygun bir ahenk doğuruyor. Kullanılan sıfatlar ve imgeler içeriği besleyen bir ortam yaratıyor. Şair, duygularını ve hayallerinin kendine özgü, başarılı bir üslupla yansıtıyor.
